"Hayır. O çok sevmiş deliliğini."
"Nereden anladınız bunu?"
"Bir zamanlar yatağının durduğu yerin tavanına takılı kancalardan... Kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir... Kendini ve deliliğini."
Gündüzleri sırtı pencereye dönük, tahta bir sandalyenin üzerinde, dirsekleri önündeki küçük tahta masaya dayalı, başı avuçlarının arasında ağlayarak kasvetli şiirler yazardı.
"Mesela pencereler... şu an bir şey diyorlar mı?"
"Onu hatırlamıyorlar bile..."
"Öyle mi? Neden? Yaşarken hiç dışarı bakmadığı için mi?"
"Hayır, ölürken bile sırtını onlara döndüğü için."
Ah hadi söyle bana, ölünce içimdeki şarkılara ne olacak benim? Onca şarkı, onca melodi, onca ritim? Diyelim ki yarın ben öldüm, şarkılar da ölür mü benimle? Yapma doktor, bir şarkı hiç ölür mü? Hele altı yüz on üç şarkı birden, sırf ben öldüm diye, hep birlikte nasıl ölsünler kuzum? Çok saçma.
Bu mümkün mü? Tavana asılı bir bedeni incitmeden boynundan ipi çıkarmak mümkün mü?
Mümkün.
Insanlar ölünce zaman yavaşlar. Usulca vuku bulur ağır zamanlı olaylar.