bir daha çay isteyemeyeceğimi anlamıştım. Ben, değil böyle uzakta uyuklayan bir adamı, en işlek yerde vızır Vizir koşuşturan garsonları bile çağıramazdım çünkü; iş bana düşmüşse elim ayağıma dolanırdı hemen, ıkınır sıkınır, sonra da garson milletinin eğitilmemişliğinden dem vurarak, onların müşterinin ne istediğini küçük bir kıpırdanışından şıp diye anlamaları gerektiğini ileri sürerdim. Gene de bir yolunu bulup onları çağırmaya çalışırdım tabii, ama ben ne zaman elimi havaya kaldırsam birdenbire ortalıktan yok olurlardı.Olmamışlarsa bile görmezlerdi beni, sanki yokmuşum gibi yanımdan geçip giderlerdi
Bekçi, şapkasının siperini kaşlarının üstüne indirip kapkara bir suratla uzak uzak bakmıştı konuşanlara, uzak uzak susmuştu sonra; kahvede oturup dururken dağlara çekilmişti sözgelimi, köy meydanında dikilirken, avlu kapısından bakarken ya da duvar dibinde çökerken dağlara çekilmişti.