Avrupa'yı seviyordu şair: Shakespearelerin, Hugoların, Goethelerin Avrupası'nı. Ama gözübağlı bir aşk değildi bu.
Çağdaş Avrupa şatafatlı adlar takmıştı bencilliğine. Aile, sınıf, millet. İpek eldivenler geçirmişti pençelerine. Kutsal mefhumların gölgesinde her cinayeti işlemişti. İkiye bölmüştü ahlakı; bir yamyamlar medeniyetiydi Batı Medeniyeti. Kıtaları yiyerek semiren bir medeniyet. Ama altın buzağıya tapan sömürücü Avrupa'nın yanında bir başka Avrupa daha vardı: barışçı Avrupa, düşünen Avrupa. Canavarlar yaratan Avrupa, canavarları tepeleyen savaşçıların da vatanıydı. Maddenin karanlık zindanında mahpustu insan ruhu, onu Batı'nın tekniği kurtaracaktı. Doğu, sonsuzu kucaklayan düşüncesini armağan edecekti insanlığa; Batı, tekniğini. Biri ruhtu, öteki madde. Iki medeniyetin kucaklaşması Asyalı şairin en büyük emeli, en muhteşem ümidiydi. Tanyerinin ağarmağa başladığı bir çağdaydık.