Tanrı/Allah/Xwedé en güzel elbiseyi doğaya giydirdi, insana da ten giydirip akıl ve irade verdi.
Sarı (Asya)
Beyaz (Avrupa, Mezopotamya),
Esmer(Ortadoğu, Mezopotamya)
Siyah(Afrika)
Kızıl(Amerika)...
Biz bu ten renklerimizle doğayı taklit ettik. Kumaşlara renk verdik. Üzerlerine çiçek resimleri, geometrik şekiller nakşettik. Doğa kadar güzel olmak ve ona uyum sağlamayı istedik.
Gül desenli ve gül renkli kıyafetler giydik ama gül kadar güzel kokamadık. Gül gibi arıya ve börtü böceğe yaşam kaynağı olamadık.
Yırtıcı hayvanlara özendik ve avcılık yaptık. Onlar kendine yeten kadarını avlayıp paylaşırken, biz bize yeteninden fazlasını avladık. Diğer canlılara bu yemekten kalan artıkları bile onlara vermeyi çok gördük. Artıkları çöpe çevirdik.
Yırtıcılardan avlanmayı öğrenen biz insanlar, avımızı onlar kadar asil ve faydalı bir şekilde başkalarıyla paylaşamadık. Birine bir şey verdiysek; ya takasladık ya da para denen illeti icat edip onu para karşılığı paraladık.
Doğaya gıpta edip kendini güzelleştirmeye çalışan biz insanlar, ne doğa kadar güzel olabildik ne de doğa kadar dengeli.
Doğayı deforme edip ona hükmeden biz insanlar, aslında, hem kendi yaşamımızı hem de ekolojik dengeyi mahvetmekten öteye giden bir şey yapmadık.
***
İnsan denen yaratık, sadece doğaya değil, her canlıya düşman oldu:
Beyazların (Avrupalılar) bir kısmı diğer renklerin akıl ve biyolojik olarak eksik olduğunu iddia ettiler:
* Siyahların beyaz inci ve elmaslarını, sarı altınlarını, siyah kömürlerini, kızıl denizlerini, esmer buğdaylarını gasp ettiler.
* Sarılara, milliyetçiliği pompolarken, milliyetçi tuzaklarına silahşör ve kalemşör ettiler. Çinlileri afyona, Japonları bombalara boğdular.
* "Doğa özel mülk değil, hep birlikte burada yaşayabiliriz." diyen Kızılların kahverengi topraklarını mülk