Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Artık sormak gerek, "Bu aslında ben değilim" dediğimiz şeyleri neden yapıyoruz, neden kişiliğimizi "şişiriyoruz"? Neden görünüşte her yere uyan ama hepsi birbirinden farklı "ben"lerden oluşuyoruz?
Hep bir yola çıkıyoruz, planlar, programlar yapıyoruz. Evdeki hesap çarşıya uymadığında başkalarına kızıyoruz, bazen kapıları kapatıyor, kendimizi hapsediyoruz, önümüzdeki duvarı hissediyor ama bir türlü onu yıkamıyoruz. Bazen olanlara kötü talih deyip geçiyoruz. Kendi trajik hikâyemizi tekrarlamak zorunda kalıyoruz. "Nereye gittiğimiz önemlidir ancak aynı derecede önemli olan bir diğer şey de nereye kimin gittiğidir." Yola çıkarken fark etmiyoruz bile, kimdir yanımıza aldığımız?
Bir yandan dış dünyanın beklentilerine göre üstümüze geçirdiğimiz, içine sığmaya çalışırken çekiştirip durduğumuz kıyafetler, öte yandan zihnimizin ürettiği düşünceler, biyolojimizin dayattığı dürtüler, uykumuzda bile duyduğumuz derinlerden gelen gümbürtüler...
Hangisini dinleyeceğiz?
Kendimizi mi, dış dünyayı mı, yoksa yeraltından gelen sesleri mi?