Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Tekrarlanan, renksiz, içe kapanık bir hayat... Değişimden korkan, yenilikten kaçan, kendi yarattığı küçük ve güvenli dünyada sıkışıp kalmış bir ruhun dışavurumuydu bu.
Pencereden görünen bu dünya, Hayri Bey için hem bir sığınak hem de bir hapishaneydi. Dışarıdaki hayata karışmaya cesaret edemediği için, onu uzaktan seyretmekle yetinirdi. Bu seyir, ona bir tür sahte hâkimiyet duygusu verirdi. Sanki bu insanların hayatlarına dokunmadan, onların sırlarına vakıf olabiliyordu. Ama aynı zamanda bu durum, kendi yalnızlığını, hayattan kopukluğunu daha da belirginleştirirdi.
Gerçekte, o pencereden görünen dünya ile kendi dünyası arasında aşılmaz bir duvar vardı. Ve Hayri Bey, bu duvarın arkasında, kendi yalnızlığıyla baş başa kalmaya mahkûmdu.