Geri Bildirim
  • Allah C.C aramak
    İnsan doğduğu andan ölümüne kadar ve belki öldükten sonra da bir tekâmül yolu izliyor. Bazi insanlar farkında bazilariysa değil tekâmül yolunda bir cok sinavlar çileler kayiplar yenilgiler kazanclar ve bircok olasilik var maneviyati sevenler icin bu satırlarım bazen maneviyata nasil girdiginizi bilemezsiniz birden icinde bulursunuz kendinizi cok seversiniz bağlanır hatta aşık olursunuz maneviyata ve allah cc aramaya yola koyulursunuz dagda tasta toprakta su da yapilan ve yaptiginiz her iste onu hisseder gorursunuz isaretleri takip eder ve gozlerinizi kapatip ic dunyanizda acarsiniz büyük bir yolculuga başladınız şuan ve sakin vazgecmeyi denemeyin vazgecenler kaybedenler sabreden savasanlar kazananlardir ben inaniyorum ki öldükten sonra da ruhlarin tekâmül yolu gorevleri var dünyayı iyilikte tutmak gibi cunku ölüm bir son degil bir başlangıçtır bu yüZden tekâmül yolu devam etmelidir en iyisini allah cc bilir. Dunya bir duzen icinde dönüyor sen varsin ve tek ve ozelsin senden baska kimse yok senin seklinde genlerinde yaratilan sen ilahi duzenin bir parcasisin allahi ararken bu yolda bunlari unutmadan yola devam et, et ki dunya daha iyi frekansa iyilige isiga dogru gitsin ne kadar kotuluk cok ise iyilikte ondan daha fazla olacak ve kotuluk karanlık gunes ile isikle kaybolmaya mahkum oalcaktir Allahin izniyle maneviyat zor ama zevklidir insanlara seslense idim isaretleri takip etmelerini allahi dinlemelerini hep kendilerinin konusmamasi gerektiğini susma lâl sayesinde cevap ve isaretlerin kalbe akacagini düşünüyorum ben bu ilahi duzeni var olmayi maneviyatı butun yaratilmislari seviyorum sevgi butun kapilari acacak olan anahtardir ...

    Kalbinizdeki ışığı yakın ve o isiginiz hic sönmesin bir kiliseye giren mum yakan bir hristiyan, camiye girip eline tesbih alan bir müslüman ve bir sinagog girip dua eden yahudi gibi yureginiz akliniz ve ruhunuz isikla dolu allaha ellerini acip tıpkı yakaran bir sevgi seli sevgi yagmuruna donusup goklere çıksın
  • Mevcut durumdan hoşnut olan Allah ın kulu yoktur,
    İnsanlık neden bu hallere düştü ?
    18.yy. ikinci yarısı –
    Aydınlanma hareketleri-
    Descartes in rasyonalizmi (gerçek akılcılık) –
    J.Locke in liberalizm i ( özgürlükçülük ) –
    A.Comte nin Pozitivizmi, ampirizmi ( maddecilik ) -
    G.J.Holyoake nin sekülarizmi ( dini değerleri hayatın dışına atma) –
    Darvinizm (biyolojik algılama)-
    Marksizm (ekonomik algılama)-
    Freudçuluk ( cinsel algılama) ve tüm izmlerin ortak paydası :
    İLAHİ VAHYİ REDDETME
    KİBİRLİ MAĞRUR
    KENDİ AKLINA TAPMAK
    Aydınlanma paradigmasının ürünleri ile elde edilen sonuç;
    Sahte peygamberler (peygambord,”farsça”,haber getirenler) türetmiştir,
    Maneviyatı küçümsemiştir.
    ( maneviyatı öne çıkarırsan, maddiyat günü gelir seni boğar/
    maddiyatı öne çıkarırsan günü gelir maneviyat seni boğar. Metin Bobaroğlu ),
    (haşaa kellâ) İlahi vahyi alaya almıştır.
    İnsan aşağısı hayvani tavırları üst düzey fazilet addedmiştir. (sunan, davet eden)
    Nefsi hastalıklı duyguları
    ( ki hırs,israf,gurur,kibir,şehvet,
    hased( başkasının iyi halinden kederlenmek) ve şiddet ) tetiklemiştir.
    Ölüm korkusunu bilinç dışına atmıştır.
    Ve İnsanlık umudu kaybolmaya yüz tutmuş, yaşarken ölmüş,
    bulunduğu bodrum katta sıkışıp kalmış,
    konforizm ile bunu görmemeye çalışmış,
    kendi sahte dininden nefret eden başka dinleri de benimseyemeyen mürted,
    kabına vücuduna sığmayan öfke/
    nefret enerjisini bünyesinde barındıran bir insanlık.
    Ey aydınlanma hareketi ile Kur’an’a alternatif kitaplar çıkaran
    insan ve cin şeytanlar,
    modernite ve izmler,
    kendisinde şek ve şüphe olmayan bu kitabın bir benzerini asla çıkaramayacaksınız.
    “ Eğer kulumuza parça parça indirdiğimiz Kur'an'dan şüphe ediyorsanız,
    haydi onun gibisinden bir sure meydana getirin
    ve Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın,
    eğer iddianızda doğru iseniz.
    Fakat yapamazsanız -ki hiç bir zaman yapamayacaksınız-
    o halde kafirler için hazırlanan
    -çırası insanlarla taşlar olan- o ateşten sakının “ Bakara 2 /23-24

    Sosyoloji günlükleri
  • -...
    Maneviyat ve heveslerin arasında sıkışmış içinde duygu kütlesi bulunan et yıgınlarından bahsediyorum efendim.

    Ewren
  • Daha gençken başlayıp da 83 yaşındaki ölümünden çok kısa bir önceye kadar bitirebildiği eseri… Goethe, belki de tüm yaşamını bu esere sığdırdı. Kim bilir belki de Faust, aslında Goethe’ydi. Böyle bir eser ancak böyle bir yaşamın kaleminden çıkabilir. Hiç kimse günahları ya da arzuları böylesine içten, hissettirerek anlatamaz. Bu öyle kolay bir şey değildir. Zaten Goethe’nin hayatına baktığımızda da aynı yaşanmışlıkları görüyoruz. 27’sinde zirveyi yaşarken 40larında hayal kırıklıkları ve 70’inde karısının ölümünden sonra aşık olduğu 19luk bir genç kızca reddedilişi… Hırslı bir adam. Heves ve istekleri olan, bunları elde etmeyi maddi-manevi tatminkârlık sayan birisi. Hani dedim ya Faust aslında Goethe diye. Evet felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Bu arayış -ister inanın ister inanmayın (önemli olan hayatınıza bir anlam katmanızdır)- insanı metafiziksel olana yönlendiriyor. Bu yaratıcının hoşuna giden bir şeydir elbette. Sonuçta bize gönderdiği son kitapda ilk emri oku değil midir… Ama her güzel şeyi yaratırken bir de tam zıttını yaratmış değil mi? Mephistofeles… Yani Şeytan… “İnsanoğlunun içinde canlanan her türlü hissi besledim. Onun ne istediğini önemsedim, onu hiçbir zaman yargılamadım. Neden? Çünkü onu hiçbir zaman reddetmedim, kusurlarına rağmen. Ben insanoğlunun fanıyım!” Ona kızmayın. O kendisine verilen görevi yerine getiriyor -ya da yapmayı arzuladığı şeyi-. Ve Faust’un arayışı onu oldukça rahatsız etmektedir. Çünkü hepimizi felaketlere sürüklemiş, dünyasal hazlarla vaad edilmiş ilahi yaşamdan uzaklaştırmıştır. Ama bu insan evladı aklıyla hareket ediyor, bilgiyle savaşıyor. Bunlar Mephisto’nun hoşuna giden şeyler değildir. Bu yüzden Tanrı’ya onu yoldan çıkarabileceğini ancak buna izin vermesi gerektiğini dile getiriyor. Allah’ın biz insanlara olan sarsılmaz bir güveni vardır. Ne bok yersek yiyelim en sonunda bizi affedeceğini söylüyor. -Siz yine de her boku yemeyin- ve Mephisto’ya yol veriyor. Evet ne kadar akıl ve bilgiyle hareket etseniz de basit bir duygu, sizi sizden alıp başka diyarlara sürükleyebilir. Bunu da en iyi Mephisto yapabilir değil mi. O da Faust’a gençlik veriyor, aşkı tattırıyor; büyücülük yetenekleri bahşediyor. Karşılığındaysa sadece öldüğünde ruhunu kendisine vermesini istiyor. Hepimiz dünya hayatı içerisinde yaşadığımız zorluklar neticesinde isyan ediyor, başkasında olan yüksek dünyevi varlıklara heves ediyoruz -100bin liralık bir arabaya binmek varken neden 50binlik bir arabaya bineyim ki…- İşte bu ihtiras bizi yaratıcımızdan uzaklaştırıp, Mephisto’nun ellerine teslim ediyor. O yalnızca içimizde olan ihtirasları körüklüyor. Nefsimize çoğu zaman mağlup oluyoruz. Belki de mağlup olmak istiyoruz. Çünkü bu tarzda bir yaşam bize daha da cezbedici geliyor, daha çok hoşumuza gidiyor. Daha çok mutlu olduğumuzu sanıyoruz. Aslında yaşadığımız şey sadece kısa süreli bir mutluluk. Dünya hayatı gibi. Ama ne yalan söyleyeyim bu yalancı mutlulukla yaşamak beni daha çok mutlu ediyor. Belki de dini daha az hissettiğim yaşadığım içindir. Daha fazla maneviyat, maddi olandan uzaklaştırıp gerçek mutluluğu sağlayacak belki de. O gün geldiğinde Faust gibi Mephisto’nun karşısına dikilerek Tanrısal affa maruz kalmayı kim istemez değil mi? Faust’un Mephisto’ya karşı koyuşunun ardında ruhani bir varlığa aşık oluşu da önemli bir ittirici etkisi de olmuştur. Derler ya; duygularımızı alırsanız geriye ne kalır ki?
  • Kardeşim Eşref Edip …!

    Büyük Millet Meclisine ittihâf ettiğiniz, ((Tanzimatçılık bu memleket için mahz-ı felâket olmuştur)) serlevhalı makalenizi kemâl-i dikkat ve ihtirâmla okudum… Hüsn-i niyetten asla şüphe câiz olmayan bir Müslüman mütefekkiri olduğunuza kanaatimi peşin olarak arz eyledikten sonra ‘ayn-ı mütekâbil kanaati isteyerek makalenize dâirmütâla’atımı bir vech ati serd ederim:

    Kanaatimce hakiki Tanzimatçılar asla dinsiz değillerdi. Su-yı idare yüzünden a’sar-ı dîde devletin, yüzlerle küçük küçük İslam Sultanlıkları arasında mu’allâ-yıhilâfetide sinesinde taşıyan Osmanlı devletinin, tefsih ve tefehhüs elimi karşısında çare-i inkıras arayanlar tarîk-i taklidi vâsıta-i halâs telakki ettiler. Ve bir milletin asırlarla geçen zamanlar sayesinde mâlik olabileceği mü’essesâtı yıkarak, daha insaflı söylemek lazım gelirse ihmâl ederek, diğer milletlerin yine asırlarla zaman geçdikten sonra tekâmül eden mü’essesâtınıaynen kopya etmekten fâ’ide ümit ettiler… Halbuki: ibtidâ hakiki Tanzimatçılar hakiki derdi görememişlerdi. Garptan aldıkları fikirlerle kurdukları bazı mü’esseseler maalesef Tanzimatçı mukallidlerini yetiştirdi. Ve bu mukallidlerdir ki: devlet ve milletin başına bela oldu… Evet.. Hakiki Tanzimatçılar, hakiki derdi görememişlerdi. Çünkü mukallid bir kanun-i esâsî ve müşebbeh bir Meclis-i Millî ‘umûmî derde deva olamazdı ve nitekim olamadı da… Kanun-i esâsîlerden, Millet Meclislerinden ve neşr edecekleri kanunlardan beklenen fâide birdir: hey’et-i ictimâ’iyyeyi, hukuk ve vezâ’ifmütekâbilesini bilir insanlardan mürekkep bir hale koymak… Hükümdârından en küçük bir me’mûruna ve en basit bir ferdine kadar herkese hak ve vazifeyi öğretmek… işte Tanzimat’ın, Kanun-i esâsînin Millet Meclisinin vazifesi… Fakat Kanun-i esâsî ve Millet Meclisî bu vazifeyi îfâ, yani hukuk ve vezâif-i mütekâbileyihüsn-i ta’lîm için kalplerdeki manevi te’sîrâtındüçarvehn ve inhitât olmamış bulunması ilk şarttır.

    Osmanlı Devletini teşkîl eden efrâddan, hükümdâr da dâhil olduğu halde hemen hiç birisinde kalp ve bil-netice maneviyât amir bulunamıyordu. Tanzimatçıların biri Selim-i sâlis Hazretlerinin hayat-ı husûsiyeleri, Sultan Mahmut, Mecid, ve sâ’ir hakanlarla vezirlerinin hayat-ı husûsiye ve ‘umûmiyeleritedkîk edilirse bu hakikat derhal tezâhür eder… Cerîme ve Angarya’nın ilgasına dâirhatt-ı hümâyunun neşrinde bilmem kaç gün sonra defterdâr Efendinin emvâlinimüsâdere eyleyen zevâtı buna benzer nice hareketiyle tarih kaydetmiştir… Bu tafsîlattan şunu kast ediyorum ki; Tanzimatçılar hakiki hastalığı anlayamayarak yalnız samimiyetle hareket ettiler,hüsn-i niyetle çalıştılar. Fakat hakiki derdi asla göremediler. Çünkü, kendileri de aynı hastalığıama’lûl idiler… Bu dert: maneviyât çürüklüğü derdidir…..

    Böyle olmasaydı Tanzimatçılardan falan vezin, mütereddid bir lisanla ((- Çok iyi idare eylediğimizi iddia etmem… Fakat hiç şüphe yok ki daha fena idareye mâni’ oluyoruz)) diyerek şan ve şöhretiyle gayr-i mütenâsib bir dergiye yuvarlanmazdı… Kuvvetini mü’essesât ve maneviyât-ı İslamiyyeden alacağı ‘ulvî bir ruh ile iyi idare te’mîn eder ve iyi idare ediyor olduklarını cihânateslîm ettirirlerdi….

    Bir kitapta okudum: Dünya’nın büyük bir kısmına hâkim olan İngiliz Millet Meclisî bir dua ile her ictimâ’ını açar ve yine bir dua ile kaparmış…

    Maneviyâtımız o kadar çürüktür ki: Tanzimatçı mukallidlerinin yanında bunu söyleyecek bir adam gülünç mevki’e düşer. Halbuki o, mukallidlerin ‘alem ve mü’esselerinden hararetle arasırabahs ettikleri bir Garp Milleti’nin Meclisi de maneviyâttan isti’âneden vâreste kalamıyor. Yine o mukallidlerin sırası düştükçe eşhâd ettikleri i’âzımdan mesela Spencer diyor ki: (( bir milletin mü’essesât-ı ‘umûmiyesini kanunlarla değiştirmek imkanı yoktur)).. Diğer bir hekim ((milletlerin; hayalin vücûda getirebileceği kanunlarla değil, mizaç ve tabiatlarinetevâfuk edebilecek desturlarla kâbil idare olduğunu)) beyan eyliyor..

    Bu devleti, dolayısıyla ‘âlem-i İslamiyeti uçurumdan kurtarmak isteyenler iki esâsı göz önünden asla ayırmamalıdırlar:

    İslami esâsâta tevfîken kalplerde manevi muhakemeleri te’sîse son kuvvet vâ’iz sür’atle çalışmak…İslam efradını ‘asr-ı ‘ulûm ve iktisâd silahlarıyla teslîh için a’zam-ı gayret göstermek…

    Dicle kenarında kuzunun kurt tarafından parçalanmasından ma’nen tertip edecek hisse-i mesuliyeti düşünerek ağlayan, i’lâ-yı Kelimullah için cihada gidenlerin geride bıraktıkları dullara, öksüz ve yetimler, sırtından kırba ile su taşıyan, eliyle çorba pişirip yediren ömürlerin, eshâb-ı musâlihi kendi istirahatı yüzünden birkaç dakika bekletmeyi talimâne bir hareket telakki eden ‘alîlerin, düçar tecavüz olan bir ferd-i fakirin zulümden kurtulması için bir harbi terk eden Selahattin Eyyübilerin ve daha bu gibi nice İslam i’âzamının kalplerinde yaşayan Allah korkusu, o muazzam manevi muhakemeyi bütün kalplerde sür’atlete’sîs edersek ve Avrupa’nın bize gülmesi ihtimâl gayr-ı vardiyle zihnen asla meşgul olmaya tenezzül etmeyerek ve fakat büyük bir vukûf ile çalışarak bu emre muvafık olursak biz vazifemizi îfâ etmiş oluruz.. Bunu Tanzimatçılar yapmak mevkiindeidiler.. Fakat yapmadılar. Çünkü hastalığı anlayamamışlardı…

    ‘İlm-i iktisâdiyât silahları, manevi ve kalbi muhakemelerin te’sîsinden değecek kutlu bir ordunun lütufkâr himâyesi altından pek çabuk vücûd bulur. Zira hakiki İslamlar ‘ilim ve fenni Çin’de de olsa gidip almayla me’mûrdurlar.. Çünkü İslam’da eczâ-yı ‘ibadet evindir; dokuzu taleb-i ma’îşettir. Ne büyük ve ne ‘âlî din… çocuklarını sefaletten kurtarmak için İslam çalışırsa ‘indallah bu mesâ’i ibadet-i telakki olunuyor…

    Bütün Garp, bütün gayretini, bütün husûmetinimaneviyâtımızı yıkmaya sarf ediyor. Biz o maneviyâtı kuvvetlendirmeğe çalışmak mecburiyetindeyiz. Maneviyâtı kuvvetli ve hakâyık-ı İslamiyeye vâkıf bir Müslüman kitlesi, müstahsiller memleketi olan Garbın esaret zincirini madam olduran boyunlarında elbette taşıyacaklardır.

    Garp pekala biliyor ki (La ilahe illallah) kelime-i tevhîdi cins ve mezhep farkını kaldırarak büyük bir kitle-i beşeri düşman tahattisine karşı yekvücut yapmakta bir kudret harikuladeyi hâ’izdir.

    Bilirler ki: bu kitle-i muvahhid düşman süngüsü karşısında gazilik şerefiyle  olmak için göğüs gerer, şehit olmak emeliyle ölür..

    İstihkâr hayatı talîm için dünyanın hiçbir vâzi’ kanunu bu mutlak itâat-i ihdâsa muvaffak olamamıştır ve olamayacaktır.

    Garp bu ruhu, bu varlığı mevc etmek için bütün kuvvet ve nüfuzunu sarf etmekte saniye tereddüt ve te’hir göstermiyor… Misal mi istiyorsunuz? Avrupa’nın pay galibiyeti altında ezilmek üzere iken ümitleri kadar sonun bir vaziyette necât-ı ‘umûmiyeyi te’mîne çalışan bir sene ve hatta altı ay evvelki Türkiye Devleti’nin Çerkesler, Abazalar ve hatta bir takım Türkler tarafından Garp hesabına, âlem-i hristiyaniyet lehine düçar olduğu tecavüzatı göz önüne getiriniz.. Ankara’nın dört saatlik bütün muhîti ateş ve kan içinde Müslümanlar birbirlerini parçalıyorlardı. Halbuki Hazret-i Mu’âviye ile Hazret-i Ali radîallahuanhumâ arasındaki muazzam ihtilaftan istifade etmek isteyen küffara Mu’âviye’nin verdiği cevap müthiştir…

    Kardeşim Eşref Edip! Mevzû’pek geniş.. Fakat sabilik sahifeleri müsâade olmadığı için bu defa bu kadarla iktifâ ediyorum..

    EsselâmüAleyküm.

    Kastamonu Meb’ûsu

    Abdülkadir-Kemâlî

     
  • "Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür.Onun bir hazine-i efkârı vardır,yani fikir cihetinden zengindir;kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayak üstü çalışır,mesala bir rençber,fakat yaptığı iş dört tuğlayı üst üste koymaktan ibarettir.Evvelki insan tembel görünür,velâkin çalışkandır;diğer insan çalışkan görünür,velakin yaptığı iş sudandır.Zira birisi maneviyat ile,zihin gayreti ile yapılan iştir;öbürü vücüt ile,bedenle yapılan iştir.Maneviyat daima daha âlidir,vucut sefildir.Yapılan işlerin farkı da bundandır."