“seni öyle seviyorum ki. o kadar sevdim ki seni. ne kadar sevdiğimi söyleyeyim mi sana? gelincik tarlalarından geçerken, kendin de mis kokulu bir gelincikçiçeği, akşamın tamamını içine çekip içmiştin. ve ayak bileklerinin etrafında dalgalanan elbisen bir yalaz gibiydi günbatımında. ama başın eğikti ışıkta, saçlarınsa yanıyordu bütün o öpücüklerimden, alev alevdi hâlâ.
öylece yürüyüp giderken dönüp dönüp bakmıştın. elindeki fener parıl parıl parlayan bir gül gibi sallanmış durmuştu alacakaranlığın içinde.
yarın yeniden göreceğim seni. buradaki şapelin penceresi altında, burada, mumların ışığınıj düştüğü, saçlarının altın bir ormana dönüştüğü yerde; burada, nergislerin ayak bileklerine hafif öpücükler gibi şefkatle sürtündüğü yerde.
her akşam alacakaranlık vakti yeniden göreceğim seni. birbirimizden asla ayrılmayacağız. öyle seviyorum ki seni! ne kadar sevdiğimi söyleyeyim mi sana?
zira dünyada, budalaların tabiriyle ‘kalıcı’ olan her şey hayaletti daha önce, görünsün ya da görünmesin hayaletti, katılaşıp maddeleşen hayalet sadece.
ipeklere bürünmüş fuhuş pencerelerinin önünde upuzun bir sıra halinde yorgun faytonlar duruyor. rugan ayakkabılarıyla pıtır pıtır yürüyen, yarı ölü perişan küçük adamlar kürklerin iltifatına boğulmuş kiralık kadınları aceleyle arabaya tıkıyor. karanlık yan sokaklarda güçlü kuvvetli işsizler çaresizlik içinde ürkek ürkek dolanıyor. bilim buna "daha güçlülerin zaferi" diyor.
iki dirhem bir çekirdek pezevenklere iş için yalvarıyor hırpani işsizler.