• Bunun bir açıklaması olmalı! Ortaya koyduğum varsayımlar bana bile mantıksız geliyordu. Ama kendime engel olamıyordum işte. Ömrüm boyunca babamla savaşıp , onu aşırı kontrollü olmakla suçladıktan sonra en büyük savunucusu olup çıkmıştım sonunda. Babama güvenip güvenmemek benim bileceğim bir şeydi. Ama kimsenin onu yerden yere vurmasına izin veremezdim.
  • Kitap Edward Said'in 1993 Reith konferanslarının kitaplaştırılmış halini içeriyor.

    Önsözünde -kitaptan 1 yıl sonra yazılmış- dikkatimi çeken bir nokta var. Said evrensellik için şunu der: "Aynı zamanda dış politika, toplumsal politika gibi meseleler söz konusu olduğunda insan davranışları için tek bir standart arama ve buna uyma çabası demektir."

    Tek bir standart var mı ki? Kişi evrenselliği insan ürünü, sonradan ortaya çıkmış herhangi bir şeyle sağlayamaz. Başka bir şey olmalı. Vicdan geliyor aklıma. Ama bir şeyler yanlış gibi geliyor vicdan konusunda. Cevap o da değil galiba.

    Bence cevap: insanın ait olamamasıdır. Bir fikre, ideolojiye, ırka, dine, coğrafyaya ait olan insan evrenselliği yakalayamaz ve değerlendirmeleri çürüktür. Elbette burada insanın zihnine yerleşen büyüdüğü ve yetiştiği toplumun izlerinin silinemeyeceğinin farkındayım, demek istediğim insan bunu da reddedebilmeli, etmelidir. Bu dediğimden de şuraya varıyoruz gerçi: o zaman bütün insanların değerlendirmeleri çürüktür. Yazarken düşündüğümü de yazınca buraya varmak kaçınılmaz oldu ama bundan sonrası konu dışı olacak bu yüzden burada durayım.

    Özetle: insan her şeyin içinden geçip gidebilmelidir. Her şeyi sadece kendi koşulları içinde de bir bütün içerisinde de değerlendirebilmelidir. Bu yüzden bana genelgeçer bilgiler hep mantıksız gelmiştir çünkü her olayın kendine has koşulları var. Zaten okumaya devam edince Said bu noktaya varıyor ve ekliyor: "İnsan yalnız kalır, doğru; ama her zaman sürüye uyup mevcut duruma hoşgörü göstermekten iyidir yalnızlık."

    1.bölümden ilginç bir nokta, Julien Benda entelektüelin tanımını yaparken sadece 'küçük bir grup adamdan ibarettir' der. Benda kadınları entelektüelden saymazmış hiç.

    Özetlersem Said entelektüel için "entelektüel her zaman yalnızlık ile saf tutma arasında durur" demiş.

    Kitabı beğendim açıkçası ve Said'in görüşlerini mantıklı buldum. Ilk Said kitabım olduğu için yazarı araştırırken Said'e yönelik fark etmediğim ama haklı ve ilginç bir eleştiri gördüm: "fikri olmayan düşük adam. şunlar bunu dedi onlar şunu dedi şeklinde bol kaynaklı kitapları vardır. boş, gerçekten bomboş bir insan. yazdığı her şeyi zaten biliyor, bilmekle kalmayıp yaşıyoruz. kitaplarını okumaya hiç ama hiç gerek yok."

    Aşırıya kaçmış olabilir eleştiride ama şunlar bunu dedi, onlar şunu dedi kısmında kesinlikle haklı.

    Bu eleştirinin dikkatimi çekmesinin bir başka sebebi de kendimi hep bu şekilde eleştiriyor oluşum. Hiç kendi fikrin yok, hep okuduğun kitaplar ve filmlerle konuşabiliyorsun ancak, özentilikten ve papağanlıktan başka bir şey değil bu tarzı sert şeyler yönlendiririm kendime. Ama eğer Said'in bu yaptığı normal hatta bu kitaptaki kadar fazlaca yapması da normal diyecekseniz bir şey diyemem.
  • Bir öğreti ne kadar mantıksız olursa olsun, toplum tarafından güç kazanarak kabul edildiği zaman milyonlarca insan kendilerini dışlanmış ve izole edilmiş hissetmektense ona inanmayı tercih edecektir!"
  • Şuuru yerinde bir adam için bu sevinç mantıksız ve çirkindir. Lakin sadece mürşitler arasında değil, daha ziyade müritler kalabalığı içinde soysuzlaşan şehvet duygularının dinî sandıkları şekle bürünerek ahlak kaidelerine uymayan birtakım feragatlere, fedakarlıklara seve seve kapılmış akıl hastaları vardır.
  • Madem ki absürd, anlamsız ve mantıksız bir hayatta yaşıyoruz mutluluğu insan kendisi yaratmalı.
  • küstah hırsızlığımın bana ne kadar büyük bir iyilik yaptığını ancak anlamaya başlıyordum. Çünkü birdenbire bir uğraşım olmuştu; isterseniz mantıksız, amaçsız olduğunu söyleyin, ama çevremdeki hiçliği yok eden bir uğraştın bu..!!
  • Nedir karanlık? Körlüğe sebebiyet veren ortamın varlığı mı? Karanlık diye bir şey olduğunu bilen biri aydınlığın var olduğunu bilmiş olmaz mı? Nedir körlük? Herkesin, gördüğünü iddia ettiği bir durum mu? Nedir yaşamak, birlik olmak? Aynı şeyleri; sevmek, sevmemek, nefret etmek, hissetmek, mantıklı veya mantıksız bulmak mı? Nedir nefret? Sevgisi yetmeyenlerin bahanesi mi, sevginin sınırları mı? Nedir sevgi; tanıdıklardan ibaret olan, kişinin kendisinden pek fazla uzaklarda gezdirmediği mi? Büyük mü acılarınız, ölmeyi dileyecek kadar? Güçlü müsünüz, her türlü işkencenin üstesinden gelebilecek kadar? Suskun musunuz, sevdiğinizin ismini kendinize saklayacak kadar? Mutlu musunuz, o sizden çekip alınıncaya kadar?

    Kitabın kapağını kapattıktan sonra yok etmediniz, yok ettiğinizi sanıyorsunuz. O orada duruyor, tıpkı yıllarca sonra yaşayan soyundan biri gibi. Bahsettiğim şey; tele ekran. O sizi duyuyor ve görüyordu. Sizi düşünme zahmetinden muaf ediyordu, seçme özgürlüğünün sorumluluğundan uzak tutuyordu. Şu anda da sahnede torunlarından biri var. Bu torunun adı, 'A Kanalı' olsun. (Okuyucu, umarım, dünyanın varoluşu dahi tesadüfler silsilesiyken bu küçük tesadüfü çok görmez!) Belki de dedesi gibi henüz geniş yetilere sahip değil; dinlemek, emir vermek, herkesin ekranında olmak gibi. Ancak bu torunun bir gün büyümeyeceğin, gerçekten tehlikeli boyutlara ulaşmayacağının garantisi var mıdır? Dedesi gibi olma yolunda emin adımlarla ilerleyişini, karanlığa sürükleyişini durdurabilecek kadar aydınlığımız var mıdır? Umarım vardır...

    Göründüğü gibi olmayanların dünyasıdır, 1984. Güvendiğiniz dağların tepesini karlı görmektir,1984. İnsanlığın, insanların yaşamadığı topraklardır, 1984. Farklı olanın, aynı olanlar tarafından ezilip, çiğnenip, yutulmasının hikayeleştirilmesidir...

    Bu eseri okuyabileceğimizi düşünerek güzel bir kitabı daha hayatıma katmamı sağlayan Black Garden'a teşekkür ediyorum...

    Karanlıkların olmadığı yerde buluşmak dileğimle!