• Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı. Öylesine bıkkındım ki her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hâlâ karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kâr ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü… Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne güneş! Ne manzara! Ne bahçeydi ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hâlâ uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.

    Abbas Kiyarüstemi✒
  • " Nilüfer Bataklıkta Tanrıdır "


    Kaskatı kesilmiş mermer taşlarına yeniden şekil verebilecek kadar ağırlaşmış diz kapaklarımı bu apartmanın son katına nasıl çıkaracağım diye düşünüyordum. Algılar ve yanılgıların dünyasından gelmiştim. Yeni evrenimi keşfetmem için bu büyük merdiven fetihine başlamam gerekiyordu. Hazıra geç ve başla! İşte ilk saldırı! Mermer taşlarına şekil veriyordum.


    Bu apartmana girmeden önce şehveti, zevki, tadı ve eğlencesi çözünmeye birkaç saat sonra başlayacak olan algıları görmemek için bazen gözlerimi kapatıp yürümeye çalıştım. Asıl gerçek olan ölümü, hissetmezdim bu şekilde. Çirkin insanlar ve uyumsuz renkler, güzel ağaçlar ve güzel notalar ölümü hatırlatamayacaktı bana lakin insan yanılgısız yaşayamazdı. Ölümden kaçmak ve ömrün sonsuz olacağı düşüncesi de yanılgıydı. İnsan tek gerçekten kaçıyordu. Kaçış serüvenlerinden bahsedeyim: Araba sürüyor, işte çalışıyor, tartışıyor, acı çekiyor ve ders çalışıyordu.

    Fethimi tamamlamıştım. Yeni bir evrene giriş yapıyordum. Anahtarlarımı kullanarak kapıyı açtım ve sadece anlamsız motiflerle süslenmiş olan halıya odaklanıyordum. Anlamsız mı? Hırçınlaş ve üzerine hiddetle bas!


    Odama girdim, etrafı izledim. Karşımda sarıp sarmaladığım ve ilk bulduğumda beli kırılmış olan orkide çiçeğim dikkatimi çekti. Yanılmıştım. Hiç çürümeyecek sanmıştım. Köklerinden çürümüşlüğün leş kokusunu yayan orkideyi artık duyu organlarımla hissetmek istemiyordum. Öfkelenmiştim. Öfke mi? Orkideyi yak geç!

    O varoluşunda canlı virüsüyle birleşmişti ve köküne inilseydi diğer canlıları tiksindirirdi. Sonra duvardaki renkli postere baktım, neyse ki ona canlı virüsü karışamamıştı ve çürüdüğünde koku salmazdı...

    Bu keyifli teselliden sonra balkona çıkıp her gün değişen manzarayı kör gözlerle izlemeliydim. Paketimden bir tane sigara çıkardım ve balkona çıktım. İşte manzara şekilleniyordu:

    — Deniz hırçındı, sanki kalbini betimliyor gibiydi. Onunla ilk defa buluşmuştuk. Hayatı sorgular gibi bakışı vardı, keyifliydi. İnsan hayatı sorgularken keyifli olabilir miydi? Belki de sorgulamıyordu. İşte şimdi bir şey diledim, düşünceler somutlaşabilseydi! Çekingen hissediyordu, dudakları ne öpülesiydi. Göz kaçırıyordu, bazen yandan geçen insanlara bakıyordu, bazen de kendi kalbine. Bu ilk buluşmaydı, biz insanlar ilklerde daha temkinli davranmaz mıyız? Ben davranmıyordum. Utanmadan ve ahlaksızca gözlerine bakıyordum. “Şimdiye kadar hiçbir şey saf kalmamıştır.” tezini çürütebilirdi onun yüzü. Antitez olarak var olmuştu. İşte ben bu antiteze hayran kalıyordum. Utanmaz ve ahlaksızca!


    Gözlerimi açtığımda -ya da kapamış sayılıyorum- manzara yok olmuştu. Bir yanılgı dünyası. Sigaramı içmeden balkon kapısından içeriye girdim. O orkide mi? Kır ve çöpe at!”

    Oğuzhan
  • Kendi kendimizin ebedi yolcuları olarak, bizim için olduğumuz şeyden başka manzara yoktur. Hiç bir şeye sahip değiliz, çünkü kendi kendimize sahip değiliz. Hangi ellerimi uzatayım, hangi evrene doğru? Çünkü evren, bana ait değil: Ben, evrenim.
    Fernando Pessoa
    Sayfa 173 - Can Sanat Yayınları - 18. Basım: Mart 2017, İstanbul - Çeviri: Saadet Özen
  • Her sabah yeni bir manzara görecekmiş gibi camlara koşup, değişen hiçbir şeyin olmadığını görmek ne soğuk. Düşüp yuvarlanan bir bozuk paranın peşinden koşarken, kelimelerin üzerine basa basa yürümek ne soğuk! Dizlerine kadar gömüldüğün karda yürümekte ne var! Boğazına kadar battığı kelimelerin içinde yüzmek ne soğuk!
    A. Ali Ural
    Sayfa 26 - Şule Yayınları- 18.baskı, Şubat 2009
  • "Fırça" der 17. yüzyılda yaşamış büyük Çinli manzara ressamı Shitao, "nesneleri kaostan kurtarmak içindir."
  • "Aynı kalbinin çarpıntısı gibi, her aldığı nefes gibi -eskiden gözlerinin gördüğü güneşin ışıkları ve gördüğü her güzel manzara karşısında o azap veren acıyı artık aynı şiddetle hissetmiyor olsa da- içinde değişmeyen ve dinmeyen bir acıma duygusu hâkimdi."
  • "Gördüğüm manzara korkunçtu. Her ceza kadın için...
    Ya koyun, kuzu olup kurda kuşa kasaba yem olacaksın ya da ben bir insanım deyip insana yakışır şekilde savaşacaksın."
    Doğan Cüceloğlu
    Sayfa 166 - Remzi Kitabevi