“Kime ibret gerek ise bu mezarlığı göstermeli!” diye düşündüm. İnsan böyle bir manzara karşısında taş olsa erirdi. Sonunda yeni ve yakası olmayan bir kefene sarınacak olduktan sonra bu yalan dünyanın ibreti ne olabilirdi ki? Bir zamanlar bütün dünyaya hükmedip cümle mülke “benim” diyenler bu adamlar mıydı, şu taşlara başlarını koyup yatanlar, bir vakit köşkleri, sarayları beğenmeyenler miydi? Bir vakitler beylik yapan, kendisine kapıcı tutanlar acaba bunlardan hangisiydi? Hani o şirin sözlüler, nerde o güneş yüzlüler; sorsam, araştırsam bulur muydum? Kabristan; bir ibretlik yer idi; ne kapı vardı giresi, ne yemek vardı yiyesi, ne ışık vardır göresi!..
NİNA: (Kısık bir sesle) Bence ben de bir gün o martı gibi, özgürce uçmak istiyorum. Kendi yolumu bulmak. Sizin gibi, kendi hayatımı yazmak istiyorum. Ama sahnenin üzerinde.
TRİGORİN: (Not defterine son bir not düşer) Belki de yazacaksınız. Ama unutmayın, her martının da bir inişi vardır. Önemli olan, o inişin size ne öğrettiği.
Her şeyi hemen bir anda değiştirmesi gerektiğini düşünen biri, henüz istekleri ile tam kaynaşamadığı ve değişen rezonans alanlarını sürekli canlı tutmayı tam beceremediği için kendini tükenmiş hissedebilir.