Ben sevdiğim zaman neyi borçlu olduğumu düşünmem. Ona göre dünya düşünenler ve hissedenler olarak ikiye bölünmüştü. Birincisi kendisine alınan elbiseleri, ödenen hesapları dikkate alıyordu fakat şimdi elbiselerin modası geçti ve rüzgâr hesabı masadan alıp uçurdu, her halükârda borç bir öpücük ya da başka bir iyilikle ödendi ve düşünenler bunu unuttu; fakat hissedenler hatırladı; borçlu da değillerdi alacaklı da, sevgi ya da nefret vermişlerdi.
Devinimin olduğu yerde ışık, ışığın olduğu yerde kaçınılmaz biçimde gölge vardır. Hayat ışıkla mümkünse de, hayatın anlamı gölgelerde saklı durur. Zamanın ölü doğmuş çocuklarını görürsünüz karaltıların içinde. Sözcükler, suskunluklar, şarkılar, ağıtlar, yeminler, ihanetler, kahkahalar, gözyaşları, sevinçler, hayal kırıklıkları ve yüzler... En çok da yüzler. Neden söz ettiğimi biliyorsunuz. Bütün aşklar küllenir, bütün babalar ölür, bütün hikayeler biter. Birinin yıkıntıların nöbetini tutması gerekir; işte o yüzden, biri hariç, bütün çocuklar büyür.
Gölgesini kaybeden insan, gölgenin kendisine dönüşür.
Boşluğa doğru atacağım bir adımın tüm bu eziyete son verebileceğini düşündüm belli belirsiz bir hoşnutluk duygusuyla. Böyle bir davranışın neticelerine dair düşünceler hücum ediyordu kafama. Gözlerimi kapatıp hepsini uzaklaştırdım aklımdan. Hesapla kitapla verilecek bir karar değildi bu. İstemsizce kıkırdadım. Dünyanın zirvesinde kahkahalarla gülüyordum şimdi. Hemen arkamda ölümün de bana güldüğünü biliyordum.
Uzaktan akrabam Fransız kalecinin de isabetle belirttiği gibi ilk ve en önemli felsefi sorun hayatın yaşanmaya değer olup olmadığıydı elbette; bir kez devam etmeye karar verdikten sonra, diğerlerinin cehennemi olmayı da ağlayıp sızlanmadan kabullenmek gerekiyordu. Öte yandan insan her an yanıtını değiştirme hakkına da sahipti.