Yavuz Sultan Selim, babasının zamanında Trabzon valisiyken bir derviş kıyafetine girip İran'a gider, kastı o memleketin ahvalini gözle görmektir. Tebriz şehrinde misafir olduğu handa satranç oynayıp herkesi yenmeye başlayınca satranç meraklısı Şah İsmail'e haber verilir, o da dervişi huzuruna davet eder. Sultan Selim ilk oyunda hatır sayarak yenilir, fakat ikinci oyunda Şah'a aman vermeyip mat eder. Şah kızar ve elinin tersiyle dervişin çıplak göğsüne vurarak:
"Bre derbeder âşık! Hiç şah olanlar mat edilir mi? Edebin yok imiş!" der ve şehzadeye 1.000 altın ihsan eder.
Derviş huzurdan çıkıp atına bineceği sırada o 1.000 altını kesesiyle beraber kimseye göstermeden binektaşının altına saklar. Ertesi gece Tebriz'den kaçıp Trabzon yolunu tutar. Aradan yıllar geçip de Yavuz Selim padişah olduktan ve Şah İsmail'i Çaldıran'da mağlup ederek Tebriz şehrine girdikten sonra Şah sarayına gider ve Sekban-başı Balyemez Osman Ağa'ya:
"Osman Ağa!.. Şu kapı eşiğinde Şah'ın ata bindiği taşın altında kendi elimle konmuş 1.000 altın vardır, helal maldır, sana hediye et-tim!" der.
Herkes hayretle bakışır. Osman Ağa taşı kaldırır... Kesesi çürümüş, 1.000 altın bir kor yığını halinde dururmuş. Balyemez Osman Ağa bu fıkrayı anlatırken hüngür hüngür ağlarmış. "O zamana kadar bir hikâye sandığımız satranç kıssası meğer hakikat imiş..." dermiş..
Hırsızlar zengin, Orospular eş, Puştlar adam oldu.
İki kelimeyi bir araya getiremeyen yalancılar,
Ağzı laf yapan çapkın tipler oldu.
Şifa veremeyen paragöz itler, Doktor oldu.
Hayatında iki kelam okumamış götler, Yazar oldu.
Sonra Bir gün her şey tersine döndü ;
Aldatanlar, sadakat için yalvardı.
Çalan Hırsızlar sürüsü, adalet için yalvardı.
Döven öldüren pislik, merhamet için yalvardı.
Piyon deyip geçme, gün gelir sınırı geçer Şah olur.
Şaha da fazla güvenme, gün gelir Mat olur....