Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapann kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine. Ardında dünyalar işeyen camlar dururken duvarlara dalıp dalıp gitmesi. Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık. Ödünç sesli konuşan bir kalabalık içinde Kendi sesiyle silinmek.
Dalgınlığın tavanlara çizdiği resimleri bir görsen...
Birinde bir kadın yaz günleri gibi gülümsüyor, birinde bir çocuk yağmurlarla yarışıyor, bir adam, üstünde gökkuşağının rengi, sular, ekinler ve toprak damlardan uzak kentlere yola çıkıyor ötekinde. uzaklığın anlamını yitirdiği bir esrimeği, bir büyüyü yaşıyor insan.
En çok akşamları duyuyorum zamanın acısını. Bir kandilin yağı bitmiş de fitili yanıyormuş gibi garip bir is kokusu yayılıyor eşyalardan. Eskimeyi hiç bu kadar yakın ve yoğun yaşamamıştım. Duvarlar birer sünger gibi emiyor gün boyu sokaklardan topladığım sesleri. Işık Sevinç ile hareket yerini koyu bir gölge, bir dip yalnızlığına bırakıyor. Geriye bir iç çekiş, bir uğultu bir sayıklama gibi kendi sesim kalıyor, aynalara buğular düşüren.
Neden akşamları başkalarının evleri için günü noktalayan bir ışık toplamıdır da bizim evlerimize simsiyah bir pıtrak topu gibi düşer?
Biz günden neyimizi esirgedik...
Hiçbir meydana açılmayan bir sokakta, akşamların geç, sabahların hemen olduğu evlerin birinde tanıdım dünyayı.
Çocukların hiçbiri kendiliğinden uyanmazdı uykulardan. Zamanın ağırlığını duymak için öyle yılların geçmesi gerekmiyordu. Susmaktan yontulmuş kara kuru birer heykeldi herkes. Gülmek yaşama sevincinden çok bir zembereğin boşalmasına benzerdi.