Ama uzun zaman boyunca kalbinde birini büyütenler bilirdi; söz verilmiş gibi dursa da aslında gerçek bir vaat olmayan şeye tüm varlığını adayabilirdi insan.
"Pekâlâ, sert çocuk," dedi Kazu. "Dinle, başarı vergisi diye bir şey vardır, bilir misin?"
"Ne?"
"Herhangi bir konuda başarılı olursan, senden daha kötü iş çıkaran insanlara bedelini ödemen gerekir. Öte yandan, kötü bir iş çıkarırsan, hayat sana becerisizlik vergisi öder. Herkes bir bedel öder."
Kazu ciddiyetle ona baktı.
"Elbette, en kötüsü vasat vergisidir. Bu gerçekten can sıkıcıdır." Kazu sigarasını yere atıp kollarını kavuşturdu. "Dikkat et: Beceriksizlik vergisi ödeyenler genellikle yanlış yerde, yanlış zamanda doğan ve gezegene kırık tırnaklarıyla tutunmaya çalışanlardır. Oyunun kahrolası kurallarından bile habersizlerdir. Kaybettiklerinde onlara kızamazsın bile. Hayat o tür piçlerin tekrar tekrar ve tekrar ırzına geçer." Kazu, hayattaki haksızlıklar biraz canını sıkıyormuş gibi boyun eğercesine kaşlarını çattı. Derin bir nefes aldı. "O zavallılar cehennemden kurtulmak için Everest Dağı'na tırmanmak zorundalar; beş yüz bin kişiden belki biri ya da ikisi kurtulabilir ama geri kalanı hayatları boyunca o berbat vergiyi ödemek zorundadır, sonra ölürler. Tanrı gerçekten varsa ve adilse, ölümden sonra o insanlara daha iyi koltuklar verilmesi mantıklı gelebilir."
Solomon, Kazu'nun nereye varmak istediğini anlamasa da olumlu anlamda başını salladı.
Kazu bakışlarını ondan ayırmadı. "Ama kendi gölgelerinden bile korkan bütün o sağlam vücutlu orta sınıf insanlar, işte onlar, birleşik faizle düzenli üç aylık taksitler hâlinde vasatlığın bedelini öderler...
Ulusu şu şekilde tanımlamayı öneriyorum: Hayali bir siyasal topluluk ve aslen hem kısıtlı hem de egemen olarak hayal ediliyor.
Hayali, çünkü en küçük ulusun üyeleri bile diğer üyelerin çoğunu asla tanımayacak, onlarla asla görüşmeyecek hatta onlardan asla haberleri olmayacak, yine de her birinin zihninde bu cemaatin bir imgesi yaşıyor...
Ulus kısıtlı olarak hayal ediliyor, çünkü belki bir milyar insan barındıran en büyük ulus bile, esnek de olsa belirli sınırlara sahip ve ötesinde başka uluslar uzanıyor...
Egemen olarak hayal ediliyor, çünkü bu kavram, Aydınlanma'nın ve Devrim'in, Tanrı'nın kutsadığı hiyerarşik hanedanlık dünyasının meşruluğunu yok ettiği bir dönemde doğdu...
Son olarak, bir topluluk olarak hayal ediliyor, çünkü hepsinde hüküm süren gerçek eşitsizlik ve sömürüye bakılmaksızın, ulus, daima derin, ufki bir dostluk olarak ifade ediliyor. Sonuç olarak, son iki yüz yıldır milyonlarca insanın bu tür kısıtlı hayaller uğruna birbirlerini öldürmelerinin yanı sıra seve seve olüme gitmelerini, bu kardeşlik duygusu mümkün kılıyor.
-Benedict Anderson
"Tanrı, günah işlediğimizde bile kendini bize adamaya devam eder. Bizi sevmeye devam eder. Bazı açılardan, bize oIan sevgisinin doğası, sağlam bir evliliğe veya bir anne ya da babanın gayri meşru bir çocuğu sevmesine benziyor. Hoşea`ya gelen çağrı, sevmenin zor olduğu birini sevmek mecburiyetinde kalarak Tanrı gibi olmaktı. Günah işlediğimizde, sevilmemiz zordur; bir günah, her zaman Tanrı'ya karşı işlenmiş bir suçtur." Shin, Isak'ı etkileyip etkilemediğini görmek için dikkatle onun yüzüne baktı.
Isak ciddiyetle başını salladı. "Tanrı'nın hissettiklerini hissetmek bizim için önemli mi?"
"Evet, elbette. Birini seversen, onun üzüntüsünü paylaşmana engel olamazsın. Tanrımızı seviyorsak, sadece ona hayranlık duymamızı, ondan korkmamızı ya da ondan bir şeyler istememizi kastetmiyorum, duygularını da tanımalıyız; günahlarımız yüzünden ıstırap çekiyor olmalı. Bu ıstırabı anlamalıyız. Tanrı bizimle birlikte acı çekiyor. Bizim gibi acı çekiyor. Acı çektiğimizde işte bunu bilmek, aslında yalnız olmadığımızı bilmek bizim için bir teselli."