Kimsenin yüreğinde çok eski ve neşesiz bir umuttan başka bir şeye yer yoktu, insanların ölümü seçmesine engel olan ve yaşamak için duydukları basit bir saplantıdan başka bir şey olmayan şu umut vardı yalnızca yüreklerde.
Çünkü birisini gerçekten düşünmek, başka hiçbir şeyle, ne temizlik, ne uçan sinek, ne yemekler, ne kaşıntılar, hiçbir şeyle ilgilenmeden onu her dakika düşünmektir.
Kuşkusuz aşkımız yerinde duruyordu; ama yalnızca artık kullanılmaz durumdaydı; taşınması güç, içimizde bir taş gibi kımıltısız, cinayet ya da mahkûmiyet gibi kısırdı. Geleceği olmayan bir sabırdan ve inatçı bir bekleyişten başka bir şey değildi artık.
Kent ayakta uyuyanlarla dolmuştu, görünüşte kapanmış olan yaralarının açıldığı gecelerde, seyrek de olsa gerçek anlamda yazgılarından kaçıyorlardı. İrkilerek uyandıklarındaysa bir tür dalgınlıkla bir an için o yarayı yokluyorlar, ansızın canlanan acılarıyla yeniden yüz yüze geliyorlar ve acının yanı sıra aşklarının allak bullak olmuş çehresi yeniden gözlerinin önünde canlanıveriyordu. Sabah olunca felakete, yani alışılmış düzene geri dönülüyordu.