“Seni seviyorum,” dedi kısık sesle.
“Augustus,” dedim.
“Seviyorum,” dedi. Bana bakıyordu, göz kenarlarının kırıştığını görebiliyordum. “Seni seviyorum ve doğru şeyleri söylemek gibi basit zevklerden kendimi mahrum etmeye pek meyilli değilim. Seni seviyorum ve sevginin boşluğa atılan bir çığlık olduğunu ve unutulmanın kaçınılmazlığını, herkesin ölüme mahkûm olduğunu ve tüm çabamızın toza dönüşeceği bir günün geleceğini biliyorum ve güneşin elimizdeki tek dünyayı yutacağını da biliyorum ve seni seviyorum.”
Başka ne diyebilirim? O çok güzel. Ona bakmaktan sıkılmıyorsun. Senden daha zeki olup olmadığını düşünmüyorsun, öyle olduğunu biliyorsun. Kimseyi incitmeden komik olabiliyor. Onu seviyorum. Onu sevdiğimi için çok şanslıyım, Van Houten. Bu dünyada incinip incinmeyeceğine dair tercih yapma şansın yok ancak seni kimin inciteceğini seçebilirsin, ihtiyar. Ben kendi tercihlerimden memnunum. Umarım o da tercihlerini sever.
Seviyorum, Augustus.
Seviyorum
Elini tuttum ve ikimiz olmada dünyayı hayal etmeye çalıştım ve sadece bir saniyeliğine, benim de gidici olduğumu asla bilmeden ölmesini dileyebilecek kadar iyi bir insan oldum. Ama sonra daha çok vaktimiz olsun istedim ki birbirimize âşık olabilelim. Sanırım benim dileğim gerçekleşti. Ben yaramı bıraktım.