Sonra dağınık yatağına yattım, yorganına Koza gibi sarınıp kendimi kokusuyla sarmaladım. Daha iyi koklayabilmek için kanülü çıkardım, tekrar tekrar onu soludum, koku çoktan azalmaya başlamıştı ve acıdan ayırdına varamayacağım ana kadar göğsüm yana yana yattım.
Farkındalığın yaratılışına ve yok edilişine adanmış bir evrende yaşıyoruz. Augustus Waters kanserle uzun süre savaştıktan sonra ölmedi. Kendisi insan bilinciyle uzun süre savaştıktan sonra öldü, evrenin mümkün olan her şeyi yapma ve yıkma ihtiyacına kurban gitti, tıpkı seninde gelecekte kurban gideceğin gibi.
Kaldırılır gibi değildi. Tüm bu olay. Her saniye bir öncekinden beterdi. Sürekli onu aramayı, arasam ne olacağını, birinin açıp açmayacağını düşünüyordum. Son haftalarda birlikte geçirdiğimiz vaktin çoğu anılara dalmaya indirgenmişti fakat bu, “hiçbir şey” değildi: Hatırlamanın verdiği keyif elimden alınmıştı çünkü artık onları birlikte hatırlayabileceğim kimse yoktu. Hatırdaşını kaybetmek hatıranın kendisini kaybetmek gibi hissettiriyordu, sanki birlikte yaptıklarımız birkaç saat öncesine göre daha az gerçek ve önemsizmiş gibi.
Ve sonra arayacak başka kimsenin olmadığını fark ettim ki bu da korkunç üzücüydü. Augustus Waters’ın ölümüne dair konuşmak istediğim tek kişi Augustus Waters’tı.
“Ama Gus, sevgilim, kendi küçük sonsuzumuz için sana ne kadar teşekkür etsem az. Yaşadıklarımızı hiçbir şeye değişmem. Sayılı günler içinde bana bir sonsuzluk verdin ve bunun için sana müteşekkirim.”