Herkese merhabalar
Bugün size sevdiğim bir kalemden, sevdiğim bir türden bahsetmek istiyorum.
Emre Timur’un Yabancılaşma kitabı, benim için okunup bir kenara bırakılacak bir kitaptan ziyade; durup düşünmeye, kendimle yüzleşmeye ve zaman zaman geri dönüp tekrar bakmaya ihtiyaç duyduğum bir metin oldu. Zaten felsefe de tam olarak bunu amaçlamaz mı?
Dur der, düşün der, sorgula der.
Kitapta yazar, insanın hem kendisiyle hem de toplumla kurduğu ilişkiyi derin bir yerden ele alıyor. Aidiyet duygusu, iç çatışmalar, kalabalıklar içinde yalnızlaşma ve insanın zamanla kendine yabancı hissetmesi… Mağaraya dönmek isteğiyle, çarşıda kalma zorunluluğu arasında yaşanan bir gerilim gibi. Tüm bu hâller süslü cümlelerden uzak ama oldukça çarpıcı bir dille anlatılıyor.
Emre Timur’un tüm külliyatını okumuş biri olarak Yabancılaşma’nın ayrı bir yerde durduğunu düşünüyorum. Önceki kitaplarda parça parça karşımıza çıkan düşünceler, burada daha bütünlüklü ve daha olgun bir anlatıya dönüşmüş. Cümleler daha cesur, daha açık; sansürlenmeden karşımıza çıkıyor.
Kitap bölümlerinin sondan başa doğru ilerlemesi ise bende bilge savaşçının kutsal kitabını okuyormuşum hissi yarattı. Yazar bu tercihini kitapta açıklıyor elbette; fakat bu açıklama, bende oluşan o kutsal metin hissini ortadan kaldırmadı.
Öte yandan ilk kez okuyacak okurlar için bu yapı kafa karıştırıcı olabilir. Son dönemlerde moda olan “karışık okuma” anlayışıyla kitabı sondan okumaya başlama eğilimi doğabilir. Bu nedenle daha önce Emre Timur okumamış ya da bu kitabı ilk kez eline alacak okurlara, kitabı düz ve olağan akışıyla okumalarını özellikle tavsiye ederim.
Yine de şunu açıkça belirtmeliyim ki:
İlk kez Emre Timur okuyacaklara bu kitapla başlamalarını önermiyorum. Yabancılaşma, sona bırakıldığında çok daha derin karşılık bulan