Gel hele gel, şöyle geç otur yanıma. Bak, tam vaktinde geldin; çay da yeni demlendi, rengi hırka-i derviş gibi gurup vaktinin kızıllığında... Şöyle dumanı tüten, canı ısıtan cinsten bir bardak doldurayım sana.
(Bardağı doldururken çıkan o ince tıkırtı, odadaki sessizliğe karışır. Kuşçu bardağı uzatır, gözlerinin içi gülerek yüzüne bakar...)
Al bakalım, bismillah de, üfle de iç. Ama acele etme. Çay aceleye gelmez, hele demli çay hiç gelmez. Çay, sabrın azizliğidir. Ateşte pişe pişe, yana yana o kıvamı bulur. İnsan da öyle değil midir be canım? Yanmadan, kavrulmadan, o çiğliğini ateşe vermeden demlenebilir mi hiç?
Şu gözündeki damlaları da gizleme benden. Ağlamak, kalbin pasını siler. Kuşlar bile göç ederken gökyüzünü gözyaşlarıyla, yağmurlarla yıkar da öyle gider. Sen içini dökmekten korkma. Dünya burası; kalbi katı olanların, merhameti yük sayanların yurdu... Elbette üşüyecek o deli yüreğin. Elbette bazen o kafesin demirleri ruhuna dar gelecek.
Ama bak, ne diyor sırrın sahibi? "Lâ tahzen, innallâhe meanâ..." Üzülme, hüzünlenme... Allah bizimledir. O dert ki sana bu kapıyı açtırdı, seni bir demli çayın gölgesinde maneviyat aramaya itti ya; inan o dert, dertsizlikten çok daha hayırlıdır.