Dünya seni kendi kalıplarına sokamadığında yabancı ilan eder; oysa asıl yabancılaşma, insanın kalabalıklara uyum sağlamak uğruna kendi varlığını ve tenhalığını kurban etmesidir.
İnsan ve Duygular
Başkalarının beklentilerinden ve dünyadan elini eteğini çekmiş bir zihin yalnız değildir; nihayet bütünüyle kendine ait olmuştur.
İnsan ve Duygular
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Dindarlık ile ahlâklılık arasındaki fark, birinde yasaları koyanın Tanrı, diğerinde ise İnsan olmasıdır. ... 'Ahlâklı olmayan kişi ahlâksızdır!', dolayısıyla melûn, aşağılık vs. bir kişidir. ... Ahlâklı insan, iffetsiz davrananı hoşgörü ile değerlendirse... ahlâk ilkelerine göre günah sayılır... Üzerimizde yabancı ne varsa, çıkarıp atmalıyız. Ahlaklılık, aslında dindarlığın sadece maske değiştirmiş bir devamı (hiyerarşisi) olduğunu ilandır. Putperestlikten ve Tanrı'nın emirlerinden kaçan modern insan, bu kez de "Ahlakın, İnsanlığın ve Yasanın" mutlak dogmalarına biat etmiştir. Yasayı koyanın Tanrı veya İnsan olması hiçbir şeyi değiştirmez; çünkü her iki durumda da bireyin üzerinde onu "suçlu, günahkar, melun veya egoist" ilan ederek ezen harici ve kutsal bir otorite (süperego) mevcuttur. Gerçek mülkiyet ve Kendi-olma durumu, üzerimize giydirilen bu tüm yabancı ahlak paçavralarını elin tersiyle fırlatıp atmakla başlar.
Biri Sana, Senin tümüyle tin olduğunu söylese... 'İnsanın ruhu zedelendikten sonra, bütün dünya onun olsa ele geçirse, neye yarar?' ... Sen kendine göre değil, tinine ve tine ait olana göre, yani fikirlere göre yaşıyorsun. ... Nasıl ki bir hayâlperest, sadece kendi yaratmış olduğu imgesel görüntüler içinde yaşıyorsa... tin de kendine tinsel bir dünya yaratmak zorundadır... İncil mısralarıyla "Ruhun selameti" korkutulan insan, kendi bedenselliğini, hazlarını ve dünyevi mülkiyetini değersiz birer kılıf görerek hayatını soyut fikirlerin esaretine adar. Zihin, kendi yarattığı o hayali cennette (düşünceler dünyasında) ateşler içinde sayıklar. Oysa bütün bu fikirleri, kutsallıkları ve Tanrıları üreten bizzat o bedene sahip olan Biricik'in kendisidir; yaratılanın yaratıcıya hükmetmesi tam bir akıl tutulmasıdır.
Kendini soyut bir "İnsan" idesine adayan her idealist, karşısındaki somut, canlı ve bencil insanı o kafasındaki "kutsal şablona" uymadığı için hor görür, onu "pislik veya egoist" ilan ederek aşağılar. Tıpkı bir engizisyon rahibinin günahkarları lanetlemesi gibi, modern eleştiriciler de gerçek insanları kendi teorik laboratuvarlarında kurban ederler. Daniel J. Siegel'ın "katı düzen kıyısı" olarak adlandırdığı o bükülmez ideolojik fanatizm, insanı bütünüyle nesneleştiren en büyük tiranlıktır.
Yeniler (Hıristiyanlar ve modern aydınlanmacılar) için artık gerçek olan nesneler değil, "Tin"dir (düşüncelerdir.) Reformasyon (Luther) ve ardından gelen hümanizm, Tanrı'yı gökyüzünden indirip insanın bağrına, "yüreğine" yerleştirmiştir ancak bu tinselleşme dalgası, insanı eski somut putlardan kurtarırken, bu kez de kendi içinde yarattığı o soyut "öz bilinç, insan sevgisi ve ideal insan" hayaletlerinin kölesi yapmıştır. İnsanın somut varlığı silinmiş, geriye sadece fikirlerin, ideallerin peşinde koşan boş ve steril bir "tinsellik" kalmıştır.