Altını çize çize okutuyorsa bir roman, tekrar geriye dönülmeyi hak ediyor gibi. Kitabı bitirip de şöyle bi tekrar içini karıştırınca yeniden fark ettiğim yerler oldu, daha ne çok çizecek yer varmış. Ayşegül Genç şaşırtmıyor güzel kitaplar yazmaya devam ediyor.
Okurken bir destanın, masalın, hikayenin bir parçası gibiyken birden bilim kurgu filminden fırlamış gelecekten bir sahne düşüveriyor ortaya. Bazı yerlerde de şimdi bu metafor muydu doğru şeyi mi anladım acaba diye düşünmeye sevk ediyor. Kırkyılbitmez savaşı, varoluş treni, umut, umutsuzluk, bekleyiş, beklentisizlik, göç ,durağanlık.. şaşırtıcı ve iyi bir bağlatıdaydı hepsi. Ben sevdim, okuru bol olsun :)
.. Ablasının ölümünden değil de, ölümün kendisinden mi korkuyordu, birinin gitmesinden değil de ayrılığın kendisinden mi korkuyordu? Ölüm ve ayrılık bu cesur ve gözü pek kıza hükmeder diye mi korkmuştu? Ablasının ölümüne Gülcebe'nin yokluğu, babasının gidişine Gülcebe'nin gidişi mi eklenivermişti? Ne zaman olmuştu bu? Böyle uç uca eklenip büyüyen bir ağırlığa mı dönüşmüştü her şey?
Nereye gideceğini bilmeyenler; her şey bitti denildiğinde, istemsiz bir şekilde bir yön seçtiğinde hayatla ölüm arasında bunu neye göre seçmektedirler?