• Hacamatta kanın köpüklü olması kandaki gaz miktarının yoğunluğuna işaret eder. Yani ne kadar kimyasal maddeler var ki, ağır metaller idrar yollarında birikmiş ki o bölgede kan köpürerek çıkıyor.
    Kanın vakumlamada az çıkmasının sebebi de burada toksinlerin, bu ağır metallerin tıkanıklık yapması kanalların daralmasına sebebiyet vermiş.
    Aslında bu ağır metalleri veya vücuda zararlı enfeksiyon olsun kireç olsun, toksin olsun bunları organlardan uzaklaştırmak için beden metabolik olarak sıvı üretir ve bu sıvıda oradaki kılcal damarları büzüştürür. Besin ve oksijen gidemediği için.
    Kan sirkülasyonu gerçekleşmez yani kanallar tıkalıdır. Bu kanalları açmak için en az 3 seans hacamat yapılmalı ve hacamatlarda vakumlama 3 kere olmalı. Kanlı vakum en az iki kere olmalı. Böylece kılcallar açılır ve kan sirkülasyonu gerçekleşir. Zaten kan deveran ederse bu şikayetlerin çoğu gider, idrar yolları iltihapları.
    Ayrıca bu hasta yediklerine dikkat etsin Tok karnına yemek yemesin. Karışık kuruşuk şeyler yemesin. Mesela yemeklerin hemen arkasından tatlı yemesin en az aradan 3 saat geçmesi gerekir. Tatlı ile yemek aynı midede olursa hazım bozulur. Mide protein ile karbonhidratın emiliminde farklı enzimler gönderir. Proteini hazım etmesi gerekirken tatlı da gelirse onu bırakır bu defa karbonhidratı eritecek enzim gönderir Bu enzimler birbirlerine zıttır birbirinin işlevine manidir. Dolayısıyla karbonhidrat hazım olurken protein midede çürür ve bu çürümüş gıda kana karışır ve kılcallarda tıkanıklıklar oluşturur.
    Ve yemeklerin yanında yeşillik mutlaka bulunsun sabah kahvaltıda da öyle olmalı. Dikkat ediyorum kanalları tıkalı insanlar kahvaltıda peynir yumurta reçel vesaire yiyorlar, yanında sebzeli şeyler yok. Maydanoz ,dereotu, roka, tere, marul hatta yeşil soğan kahvaltıda bulunsun. Hem aile efradına sağlık afiyet ve bereket gelir. Sofrada yeşillik bulundurmak sünnettir hem.
    Özlem Meryem Özbey
  • 136 syf.
    ·Puan vermedi
    Hepimiz aynı gökyüzü altındayız bunu biliriz ama ancak bir felaket olduğu zaman farkına varırız. Birileri zarar görecekse orada bizden başka birileri olsun ki bize denk gelmesin felaket.
    Sarıyaz’da anlatılanlar; küçük bir kıyı şehrinde, aynı gökyüzü altındaki insanların hikayesi. Dünyaya aynı sarı cam ardından bakan farklı insanların hikayesi. Gerçekçilikten uzak olmayan, yaşanmış hissi veren, tasvirlerin kuvvetli olmasıyla sizi sarsan hikayeler. Ben maydanoz sevmem ama bir yerde resmen kokusunu aldım öyle güzel bir şey ki bu. Eleştiri, inceleme değil tavsiye. Böyle yazarlara sahip olmamız büyük bir şans. Geç olmadan tanışın, sevin. Ve de Melih Cevdet’in Kolları Bağlı Odysseus’unu da bi okuyun. İnsan doğanın bir parçasıdır sadece. O kadar, o kadarız yani unutmamak gerek.
  • 192 syf.
    ·1/10
    Efendim, bazı kitaplar ben okudum bu kitabı deyip entelektüel ya da ritüel kişiliği bilgeliği öne sürme çabasındaysanız okuyabilirsiniz. Ve lakin amma okuyup da feyz alacağınız türden bir heyecan yok içinde. Acıktığınız zaman kuru kuru maydanoz yemeye benziyor bu kitabı okumak. Herkes okumuş diye meraktan okudum. Benim için zaman kaybı oldu. On üzerinde sıfır olmadığı için bir verdim.
  • 550 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Latin Amerika’nın yirminci yüzyıl siyasi tarihinde sayısız diktatör gelip geçmiştir ancak bunlardan hiçbiri Rafael Leonidas Trujillo Molina kadar adından sıkça söz ettirmeyi başaramamıştır. Pek çoğumuzun belki ilk kez duyduğu bu uzun isimli faşist ve diktatör zat, Dominik Cumhuriyeti halkının başına kâbus gibi çökmüş, ismi kadar uzun bir süre onlara cehennem hayatı yaşatmıştır. Keşke ölüm anında çektiği acılar da ismi kadar uzun sürseydi! Hafızalardan kolay kolay silinmeyecek bu kişi ne yapmıştır peki? Öncelikle kitabın isminden başlayalım. Perejil (İspanyolcada maydanoz demek) kelimesinde “r” harfini telaffuz edemeyen 20 bin zenciyi katletmiştir. Bunun altında yatan sebepler tarihi kaynaklarda yerini muhafaza ediyor. Bu katliamın adı da Teke Şenliği olmuş. Bu örnek bile onu anlatmaya yeter sanırım. Trujillo, halkına Dominik erkeklerinin alfa erkeği olduğunu, erkeklerin kadınlardan üstün olduğu bu yüzden kadınların erkeklerin her türlü fantezisine boyun eğmesi gerektiği fikrini aşılamıştır. Diktatörlüğü boyunca sayısız cinayete imza atmış, yolsuzluğun ve rüşvetin her türlüsüne bulaşmış, kendi çıkarları için her türlü manipülasyona başvurmuş ve tüm bunlardan çok daha kötüsü yaşı ne olursa olsun istediği kadına barbarca sahip olmuştur. Kadınlar Trujillo’nun iktidara geçtiğinden beri onun gerçek kurbanları olmuşlardır. 31 yıllık iktidarlığı sırasında hakkında olumlu hiçbir şey söylenemeyecek kadar kötü biri olmuştur.

    Mario Vargas Llosa’nın bu kitabında kimden bahsettiğini söylemeye gerek yok sanırım. Llosa’nın kendine özgü tarzı bu kitapta da karşımıza çıkıyor. Kitapçıdan alıyorsunuz bir kitap, eve gelip okumaya başladığınızda birden fazla kitap okumuş oluyorsunuz. Yazar burada birbirinden ayrı gibi görünen üç hikâyeye yer veriyor. Böyle yapmakla yazar bu üç hikâyeyle Trujillo iktidarını farklı bakış açılarından sunuyor. Olayları tek taraflı değil, pek çok karakterin bakış açısıyla öğreniyoruz. Hal böyle olunca kitap biraz karışıyor. Aslında ilk bakışta karmakarışık bir kitap gibi görülse de okumaya devam ettikçe yazarın neyi söylemeye çalıştığını anlıyorsunuz ve bir sonraki bölümü merakla beklemeye başlıyorsunuz. Kitap ilerledikçe tüm hikâyeler birbirine yaklaşıyor ve sonunda bir bütünlük oluşturarak birleşiyor. Çok fazla yan kişi ve olay olması da okumayı biraz zorlaştırabilir. Bunun için okuma esnasında en azından isimleri unutmamak adına not tutmanız faydalı olacaktır kanımca.

    İlk hikâye Urina Cabral’ın hikâyesidir. Belki romanda kurgu sayılabilecek tek hikâye budur. Urina 35 yıl sonra ülkesine, Santa Domingo şehrine döner ve yaşadıklarını okuyucuyla paylaşarak geçmişiyle hesaplaşır. Geçmişin bir değerlendirmesini yapar. Babasına olan nefreti, ülkeden kaçışı, neden evlenmediği gibi pek çok kişisel bilgiyi öğrendikçe Dominik kadınlarının yazgısını daha iyi anlayabiliyoruz. Aslında Urina’nın hikâyesi Trujillo iktidarındaki tüm kadınların hikâyesidir. Urina da bu gücün bir kurbanıdır.

    İkinci hikâye Trujillo’nun hikâyesidir. 30 Mayıs 1961 tarihinde geçen bu hikâyede Trujillo’nun sabah uyanmasından gece yarısı uğrayacağı suikasta kadar hayatından bir güne şahit oluyoruz. Trujillo bizle 31 yıl boyunca ülkeyi nasıl yönettiğini, neleri feda ettiğini, tüm icraatlarını, ailesiyle olan ilişkileri, annesine olan düşkünlüğü, sıkıntıları, temizlik hassasiyeti gibi özel hayatına dair önemli detayları paylaşıyor. Burada okuru en çok meraka düşüren şey ise yazarın Trujillo hakkında bu kadar çok bilgiye nasıl ulaştığı sorusudur. Belki kurgu, belki değil ama okur bunu tarihi bir gerçekmiş gibi okuyor. Trujillo artık bedenine, düşmanlarına, ülkesine ve halkına söz geçiremez olmuştur. Trujillo kendini Dominik Cumhuriyeti’nin kurtarıcısı ve halkın sahip olduğunu her şeyin gerçek sahibi olarak görür: kadın, çocuk, mal, mülk ve yaşam. Trujillo kendine yakın olan adamlarını çeşitli şekillerde onların sadakatini sınar ve onlara çok zor görevler yükler. Özellikle Trujillo için çalışan bir erkeğin kızını ya da eşini ona sunmama gibi bir seçeneği yoktur. Seks onun için gücün bir simgesidir. Seks aynı zamanda baskı için kullanılan bir araçtır.

    Üçüncü hikâyede Trujillo’ya suikast hazırlığı içerisinde olan 7 kişinin farklı hikâyelerine tanık oluyoruz. Bu eyleme onları iten sebepleri kitap ilerledikçe korku ve dehşetle öğreniyoruz. Diktatörlüğün olduğu yerde 3 grup insan vardır: gerçek inananlar, ikili oynayanlar ve muhalefet olanlar. Çoğunluğu da son gruptakiler oluşturur. Trujillo yanlıları kendisini “şef”, “ekselansları” gibi isimle çağırırken, düşmanları ise ona “teke” lakabını takmıştır. Bu 7 kişi de daha önceden Trujillo’ya hizmet etmiştir ve kendilerini yıllardır pek çokları gibi Trujillo’ya adamış, önce sevgi sonra korkuyla boyun eğmiş, karşılığında hiçbir şey alamamış, aldatılmış bir küskünler grubudur. Her birinin ayrı bir hikâyesi vardır. Bu anlatılarda Dominik Cumhuriyeti’nde maruz kaldıkları haksızlıklar ve adaletsizlikler, kısacası Trujillo rejiminin bir portresi çiziliyor. Riskin farkındadırlar ve canları pahasına ülkeyi bu tirandan kurtarmayı kendilerince ilahi bir görev gibi görmektedirler. Suikast gerçekleştikten sonra kitapta zaman ileriye doğru akmaya başlıyor ve sonrasında ülkede meydana gelen siyasi olaylara ve suça karışan herkesin yakalanışa ve korkunç şekilde idam edilişine kadar daha pek çok olaya tanık oluyoruz.

    “Teke Şenliği” her şeyden önce diktatörlüğün ne olduğunu öğrenmek isteyenler için müthiş bir referans kitabı. Diktatörlüğün pençesinde bir ülkeyi tasvir eden yazar teke şenliğini şenlik olmaktan çıkartıyor, bunu adeta bir şölene, edebiyat şölenine dönüştürüyor. Okuduklarım içinde yazarın en iyi kitabı!
  • Tıpkı siyasetimizin sıklıkla bölgesel ve kültürel mirasımızı yansıtması
    gibi beslenme düzenimiz de aslında genetik mirasımızın bir yansımasıdır.
  • Büfeden ayran istedim. Uzattılar. İnce alüminyum kapaklı plastik bir bardak. Kapağını çıkarınca dikkatle tutacaksın. Hafif
    tutarsan düşecek, sıksan içindekiler dışa çıkacak. Ayran falan değil, lezzetli ve soğuk ancak plastik bardağın, ağza verdiği bir
    burukluk var. Ayranla kaynaşmayan, bütünleşmeyen bir kap bu. İçiyorsunuz ama içmemiş gibi. Yemek borunuza değil de sanki,
    madeni başka bir boruya döküyorsunuz ayranı.
    Buraya kadar yine de idare edilebilir.
    Ya bundan sonra.
    İçiyorsunuz ayranı, şimdi elinizde boş bir plastik bardak var.
    Ne yapacaksınız bunu? Kolay.
    Hemen yanınıza bir varil koymuşlar. Bakıyorsunuz içi boş plastik bardaklarla dolu. Siz de elinizdeki boş bardağı oraya
    fırlatıyor ve yolunuza devam ediyorsunuz.
    Dağ başında, civardaki kaynak suyuyla yapılmış, kalaylı iri bir tasla size ikram edilmiş gerçek bir ayran içtiniz mi hiç?
    Plastiğin ham maddesinin dışarıdan geldiğini ve lira düştükçe plastiğin de gün gün pahalandığını bilirsiniz.
    Nasıl alıştık plastik bardaklara. Pahalı bir şey. Dışarıdan alıyoruz, üstelik bir dakika kullanıyor ve atıyoruz. Plastik bir
    bardağı da ayran fiyatına alıyor, fakat atıyoruz. Çöpe atıyoruz.
    Anlatamadım galiba: Atıyoruz. Çöpe atıyoruz.
    Ve çöpe atmaya devam ediyoruz. Sadece bir kere ve çok kısa bir süre kullanarak. Anadolu’da hâlâ insanımız, yanında,
    şalvarının derin cebinde, bilirsiniz şalvar diz de vermez, deforme olmaz, sık sık yenisini almaya gerek kalmaz, her neyse onun
    cebinde kocaman bir mendil, bir bakarsın adam çarşıda bu mendili çıkarır, içine kabak, patlıcan, maydanoz, ekmek, iki de
    kavun koyar, uçlarını bohça ucu gibi birleştirir, düğümler, eve getirir, kadınlar onu boşaltır, yeniden verirler beye, o da cebine
    koyar.
    Şimdi kese kâğıtları var, at çöpe.
    Kâğıt mendiller, sümüklü bez mendilleri kim yıkar, at çöpe.
    Kâğıt peçeteler, tuvalet kâğıtları, bilirsiniz Batılı suyla taharetlenmeyi pislik, mikropluk, kâğıtla taharetlenmeyi temizlik
    bilir, kullan at kubura, at çöpe.
    Kâğıt, karton tabaklar, plastik dondurma kapları, plastik kaşıklar, çatallar, bir kere kullan at çöpe.
    Başka!... Makyaj malzemeleri, yeni modayla modası geçen giyecekler, at sandığın dibine, at çöpe.
    Neyse lafı plastik ayran bardağında tutup, beş senede demode olan harp araçlarına falan getirmek istemiyorum. İş uzayacak.
    Aynı konuda her gün şu sütunu değil, gazeteyi dolduracak kadar yazsan yer kalmayacak.
    Efendim, İngiltere’de bir ayakkabı fabrikası varmış. Patron, dış pazar bulmak için, Hindistan’a pazarlamacı Walter’i,
    Afrika’ya ise pazarlamacı Samuel’i yollamış. Walter Hindistan’dan “burada kimse ayakkabı giymiyor, iş yok” diye teleks
    çekmiş. Patron“o halde geri gel” demiş. Samuel ise “Afrika’da kimse ayakkabı giymiyor. Fakat bunlara ayakkabı giymeyi bir
    kabul ettirirsek büyük iş var. Fabrikayı tevsi edin, (büyütün) buraya da bu insanlara ayakkabı giymeyi, ihtiyaçları olmasa bile
    kabul ettirecek uzmanlar yollayın” demiş. Fabrika tevsi edilmiş, Afrika’ya uzmanlar yollanmış, Walter işten kovulmuş, onun
    maaşı Samuel’in maaşına zam edilmiş.
    -Ah o Samuel bir elime geçse, diyorum ama, bakıyorum ki hepimiz bir Samuel olmuşuz. Hem de gönüllü avanaklar
    takımından...