"Olması gereken bu oğlum" demişti. "Ben de aynı şeyleri yaşadım. Bir zamanlar bana dünyanın en büyülü manzarasıymış gibi görünen Moskova'nın karlar altındaki silueti bugün nasıl boğucu, sıkıcı geliyor, anlatamam. Ama normal bu. İnsan yaşlandıkça duyguları da değişir. Nasıl ki bir zamanlar deli gibi âşık olduğun bir kadın gün gelir seni heyecanlandırmazsa, hatta onu gördüğünde arkanı dönüp kaçmak için fırsat kollarsan, zamanla doğduğun kent de senin için yabancılaşır, bir anlam ifade etmez olur. Orada yaşadığın en tatlı anılar, bir sürü ıvır zıvır günlük olayın kalabalığı altında ezilir, yok olur. Eğer bunun için canını sıkıyorsan, aptalın birisin derim sana."
"Bunun aptallıkla bir ilgisi yok" demişti Leonid. "Bir kadını artık sevmeyebilirsin ama çocukluğunun geçtiği kentin senin için başka bir anlamı olmalı. Orası kişiliğimizle, kimliğimizle ilgili şifreler taşıyan bir yer. Yaşadığın, yaşayacağın bir sürü olayın ipuçları oradaki sokaklarda, binaların içinde saklı. İster farkında ol, ister olma, böyle bu. Ve bizi büyüten kent, artık bizi duygulandıramıyorsa, çoktan boku yemişiz demektir."
"Boku yediğimizi anlamak için buna gerek yok ki. İnsanlarla şöyle bir konuş, televizyonun düğmesini çevir, haberleri izle, sokakta yürü, alışverişe çık, hemen anlarsın neler olduğunu. Üstelik yalnızca Moskova'da değil, burada, New York'ta, Londra'da. Her yerde aynı mutsuzluk virüsü sarmış insanları. Ama kendimizi şanslı sayabiliriz. En azından bunun farkındayız."
"Keşke olmasaydık" demişti Leonid. "Değiştiremedikten sonra ne yararı var ki farkında olmanın."
"Öyle söyleme, gerçeği bilmek bir ayrıcalıktır."
"Mutsuz olma ayrıcalığı."