kişinin kendisini kendisinden doğurmasına "bireyselleşme" adını verebiliriz. bireyselleşme asla sona ermeyen, kişi hayatına devam ettiği sürece devam eden bir süreçtir. kişinin hayatının hikayesi, kendisi olabilmesinin hikayesidir jung'a göre.
"var olmak" ile "yaratmak" birbirinin iki yüzü. başlığını paul tillich'in olmak cesareti adlı eserinden alan yaratma cesareti kitabının önsözünde rollo may, "yaratıcılık var olmanın kaçınılmaz neticesidir." yazmıştı. heidegger de sanatı, varlığın yapıtın formunda somutlanması ve görünür hale gelmesi olarak görür. sanat ve yaratıcılığa göre söylenen her şey, benliğimizi yaratmamız konusunda da geçerli. en önemli yaratıcılık, kendimizi ve kendi hayatımızı yaratmamız. tolstoy'un, sanat nedir kitabında sanatı uzun uzun övüp sonra vurguladığı gibi, geride bıraktığımız en önemli eser, hayatımız. hayatımızı bir sanat eseri gibi yaşayabilmemiz ve bu yolla kendimizi de yaratabilmemiz esas mesele.
çocuk için ayna, ona bakım veren kişinin yüzüdür. bu kişi çocuğu nasıl görüyorsa çocuk da kendisini öyle görmeye başlar, kendisini bakım verenin ona bakışı üzerinden inşa eder.
bakım veren, çocuğa onu anlayarak bakmıyor, onu görmüyorsa, çocuk da potansiyelleri de bir anlamda yok hükmündedir. winnicott'a göre benliğimizin temelini, bakımına ihtiyaç duyduğumuz dönemdeki fiziksel ve duygusal bakımın şekli oluşturur ve bu nedenle sorunlarımızın kökenini o bakımdan değerlendiren bir psikoterapi düşünülemez.
çocuk ne kadar zeki, yetenekli doğarsa doğsun kapasitesini gerçekleştirebilmesi, winnicottçı anlamda "görülmesine" bağlıdır. biz çocuğun içindeki iyiyi, güzeli gördükçe bu iyi ve güzel kendisini gerçekleştirecek, yaratıcılık bir potansiyelken artık eyleme de dönüşebilecektir.