kütüphanede kendimizi yalnız hissetmeyiz.
başkaları bizim için yazı yazdığı zaman, cebimizde yüzlerce kitap varken yalnız değiliz: pascal'ın düşünceleri, pierre dac'ın düşünceleri, monteigne'in denemeleri, moliere'in oyunları, ionesco'nun oyunları, dürer'in resimleri, reiser'in resimleri.
bir de ten ten çizgi roman serisinin tüm kitapları.
müzik dinlemeye ayrılmış bir odada kendimizi yalnız hissetmeyiz:i js bach'ın tüm eserleri, haydn'ın yüz üç senfonisi, mozart'ın kırk bir senfonisi, schubert'in yüzlerce şarkısı...
hızlı trenin kondüktörü kendi kabininde yalnız. yol ona şimdi daha uzun geliyor, aslında tren eskiye göre çok daha hızlı gidiyor.
kabinde iki kişiyken yol sanki şimdikinin yarısı kadar sürüyordu.
kısa bir zaman sonra şoförü olmayan taksilerde tek başımıza oturacağız.
dertlerimizi kime anlatacağız?
akıllı telefonlarımıza mı?
paris'teki louvre müzesi'nde artık tabloları görmek mümkün değil, tek gördüğümüz tabloların fotoğraflarını çekenlerin sırtları oluyor.
kitle turizmi, kitle kültürü. her şeyi ezip geçen bir kitle...
cennetin kapılarının önünde de hep kuyruklar var.
yakında cennet de kalmayacak zaten, sadece cehennem olacak.
milyonlarca kişi nefes alıyoruz, yakında hava hepimize yetmeyecek.
"bizi dinleyecek kimse olmadığı için yazı yazıyoruz. edebiyat olmasaydı, yalnız kaldığında bir insanın neler düşündüğünü hiçbir zaman öğrenemeyecektik."
yalnızlık üzerine bir kitabı iki kişi birlikte yazamayız.
başkalarından yardım alamayız. yalnız olmak zorundayız.
bu koşullar bana uyuyor, önümdeki beyaz kâğıda bakarken yalnızım.
kitap kısa olacak, öyle olmasını umduğum yalnızlığım gibi.