biz elimizden geleni yapsak da çocuklar zaten acı çekecek ve farklı mahrumiyetleri yaşayacaklar; bu kaçınılmaz. ve, her zaman söylediğim gibi, ebeveynin görevi, çocuğun acı çekmemesini sağlamak değil. çocuğun üzülmesi, öfkelenmesi, acı çekmesi son derece normal. ebeveynin görevi, çocuğun acısını anlamak ve o acıda yanında olmak. o acıyı görmezden gelmek, "o kadar acı ya da mahrumiyet de lazım," demek, farkında olmasak da kasıtlı yaptığımız bir kötülük. bize böyle öğretildiği için böyle düşünüyor, ancak yanılıyoruz ve çocuğu bilerek bir şeylerden eksik, mahrum bırakmayı marifet zannedebiliyoruz.
birine ihtiyacımız arttıkça kendimizi ona daha sık gücenik, küskün ve öfkeli buluruz. her şeyi anlamlandıran frontal korteksimiz sevilmeyecek kadar değersiz, önemsiz ve sıkıcı olduğumuzu ve kendimizden başka dostumuzun olmadığını fısıldar. yakınlarımızdan bir bir uzaklaşırken kendi kendimize yete hayalleri kurarız.
engin gençtan, sevgilerine muhtaç hissettiğimiz kişilere yönelik kızgınlığımızı dışarıya vuramadığımızda, içimize yöneltebileceğimizi söyler. sevgilerini kaybetmek istemediğimiz bu insanları simgesel olarak içimizde taşır, benliğimizin bir parçası sayarız. dolayısıyla onlara öfkelendiğimizde, benliğimize, yani kendimize öfkelenmiş oluruz.