Elektriklerin kesildiği soğuk bir kış gecesinde, taş duvarlı bir odada, sıcacık bir sobanın etrafına toplanmış tüm ev ahalisiyle birlikteymişim gibi hissettim. Elindeki sıcak çay bardağının hararetine aldırış etmeden anlatıcıya dikkat kesilen o meraklı dinleyiciye dönüştüm. Sanki benden çok önce hayat sahnelerini birer birer aşmış, her satırına terini mürekkep gibi işlemiş bir büyüğümün tek bir sözcüğünü bile kaçırmamaya çalışıyordum.
Kitapta art arda dizilmiş cümleleri yalnızca okumuyor, adeta o odadaki sessiz dinleyicilerden biri haline geliyordum. Her sayfa çevirişimde; çocukluğundan delikanlılığına kadar başından pek çok tatlı ve hüzünlü hadise geçen yazarın, bir sonraki adımda nelerle karşılaşacağını merak ettim. Göçün bir çocuğun zihninde bıraktığı derin izlerden doğanın kucağında yeniden can buluşuna; ardından gelen mecburi ayrılığın yarattığı o huzursuzluğa kadar her durak, kendi dünyamda bir karşılık buldu. Yazarın anılarını tüm içtenliğiyle kağıda dökmesi, okurla arasındaki mesafeyi yok etmiş; daha ilk sayfalardan itibaren kendime onun dünyasında bir yer bulmamı sağlamıştı.