Gitmeyi düşledim hep. Bilmediğim, tanımadığım ve tanınmadığım bir yere. Gidersem iyileşirim sandım. Oysa şimdiye kadar hep sandıklarımdı boynumda kalın bir halata dönüşen. Aslında biliyordum gittiğim her yere yüreğimi sıkanı, zihnimin her kıvrımını istila edeni de beraberimde götürdüğümü.
Bu yüzden en çok unutmak istedim. Belki bir trenin cam kenarında, belki yalnızca bir çay bahçesinde... Yalnızca usulca, sessizce iyileşmek ve unutmak... En derin hislerle idrak ediyordum hakikati: Bana verilmeyenin ardına ısrarla düştükten sonra gelen o sessiz mağlubiyeti. Anlamıştım ama çok geç kalmıştım.
Fakat yine de misafir diye evime buyur ettiğim hüznün, günün birinde beni kapı dışarı edecek bir ev sahibine dönüşeceğini nereden bilebilirdim ki? Bunun için suçlansam emin ol boynum kıldan incedir. Neticede boynumu vuracak baltayı ben biledim; bendim kızgın alevlerde demiri kıvama getiren. Suçlu ben iken kim, neden müdafaa etsin beni bu aman bilmez, feryat dinlemez mahkemede?
Şimdi söyle yüreğim; gitmek umudu yitirmek midir? Yoksa gitmek unutmakla eş değer midir?
Büşra Akbaş