• Yatıyordu her ceset, yatıyordu cansız
    Ve çarmıh üstüne ederim ki yemin,
    Işıktan bir adam, bir melek adam
    Duruyordu üstünde her cesedin.

    Meleklerden bu ordu öyle el sallıyordu:
    Sandım karşımda Cennet’ten bir sahne var!
    Sanki kıyıya işaret veriliyordu:
    Güzelim birer ışıktı bütün o adamlar.
  • Evet gün boyu 7 sülalemin bana yazdığı ve aradığı günün ardından..
    Beni zorla psikiyatriye gönderöeli. Neymiş efendim delirmişim. Sizene lan sizene. Doktor kendisi sen öyle hissetmiyosun gerisinin ne önemi var hıı?
    Evet bu aralar saçmaladım galiba. Çok fazla mutluyum. Ama hiç mi hakkım yok ya??
    Biliyorum zaten okullar açılacak. Ve ben bazı şeyleri gene kaldıramayacağım
    Korkuyorum..
    Hem de o kadar çok korkuyorum ki..
    Gideceğim bu yabancı şehirden..
    Alışamamaktan..
    Mutluluğum gene hep olduğu gibi sonlanacak!
    Akışına bırakamicam
    Dayanamicam hep gene insanlara ve bana yapılan haksızlıklara..
    Çok kırcaklar parçalayacaklar kalbimi...
    Yıkacaklar..
    Üzecekler..
    Ağlatacaklar geceler boyu..
    İkinci kez konuşmayı unutucam.
    Lal olucam.
    Harfleri çıkaramicam..
    İsmimin harflerini tek tek incelicem.
    Benim ve ailemin..
    Belki sülalemin...
    Bir yabancı olarak gelecekler hep.
    Ve en yakınlarım bile...
    Tekrar en ağır şekilde kirli damgası görücem..
    Be psilojim bozulacak..
    Her gün istisnasız ya 1 ya 2 kez..
    Banyo yapıcam..
    Buz gibi soğuk sularda..
    Kafamın bitlendiğini düşüncem hep..
    Durmadan kötü koktuğumu düşünücem..
    Sınavlarda 10 kez tekrarladığımı daha 2 dk önce ezberlediğimi unutucam..
    Yemek yiyemicem..
    Tam 7 kilo vercem..
    Suratsız bir maymuna benzicem ağlamaktan..
    Sol gözüm şişecek..
    Kapancaklar..
    Seğirecekler ve ölü gibi bakıcam..
    İnsanlara öyle acıklı utanası suçlu ve mahçup..
    Evet depresyonun en dibindeyim..
    Bir zamanlar popüler...
    Bir melek gibi göklerde uçan egoist bencil kendini bir bok sanan nur..
    Evet dipteyim..
    En dipte..
    Cehennemin en dibi İbommm..
    Ve sen yoksun gene iki gözüm...
    Sessiz sessiz ağlıyorum İbomm
    Kimse duymuyor iç çekişlerimş hıçkırıklarımı...
    Ben dönüyorım dünya dönüyor.
    Başım dönüyor..
    Çekiyorum pembe yorganımı sinemden yukarı..
    Oda soğuk ..
    Buz gibi oda..
    Kalabalık oda bayağı hem de...
    Ama ben istemiyorum artık kimseyi...
    Hiç kimse iyi gelmiyor bana ibom..
    Allahımdan başka bir kişi bile..
    Ne aşık olabiliyorum.
    Ne arkadaş..
    Ne vefalı bir dost..
    Sattım dünyamı..
    Hem dünyamı hem ahiretimi..
    Yesteyim..
    Ümitsizlik..
    Karamsarlık...
    İsyandayım...
    Allah belamı vermiş..
    Çok ah almışım..
    Düşmanlarım çok..
    Oysa ben bir kişiyi bile düşman görmedim kendime..
    Eriyorum..
    Günden güne...
    İçime kapanmışım tekrar...
    Bayılıyorum içime atıp atıp ağlamaya..
    Acısı çok güzel...
    Hala dinmedi...
    Dinmeyecek...
    Dinmiyor....
    Çekiyorum tekrar yorganımı gözyaşlarım...
    Bilmem kaç yüz kez olmuş...
    Islanıyor yastığım...
    Damla damla pervasız istemed dökülüyorlar...
    Gözümde yaş kalmadı yeminlen...
    Hani yaşlıların hastalığı olur ya..
    Böle en alası gözyaşı kalmaz onlarda..
    Tıpkı onlar gibiyim ibom
    Ama sen..
    Ya sen?
    Sen de yoksun yanımda...
    Hiç kimse....
    Bir kişi bile yok ki yanımda..
    Ve ben gene yalnızım..
    Hep yalnızlığa mahkum olucam..
    Çekiyorum yorganımı her gece olduğu gibi...
    Saat 4...
    Belki 5..
    Evet yasyık gene sırılsıklama...
    Uyıyamıyorum...
    Bir kişi bile nur..!!
    Allah belanı vermiş be Nur...
    Bir kişi bile neyin var?
    Diye sormadı ve sormuyorlar...
    Sahi sen neyin var Nuurr!!
    Diue sordun mu?
    Hayır!!
    Sen de onlar gibisin..
    Kimse beni düşünmüyor..
    En yakınlarım bile...
    Ama sakın hiç canınızı sıkmayın..
    Evet ölüyorum..
    Zaman sandığımdan da çabuk geçiyor..
    Sahş akşam mı oldu?
    Her yer karanlık..
    Sana yemin ediyorum saatleri zamanı çözemiyorum..
    Beynim yanmış...
    Kayboluyorum düşüncelerde..
    Delirdim....
    Delirttiler..
    Evet tekrar girdim duşa..
    O kadar güzel ki..
    Beni bir tek o rahatlaattı..
    Buz gibi ibomm
    Çok güzel her şey..
    Mithiş..
    Su buz ama ben ateşteyim..
    Geçmiyor..
    Dinmiyor..
    Evet 2. Kez giriyorum buz gibi suyun altına...
    Bit görüyorum..
    Gerçek mi bilmiyorum...
    3 4 tane..
    Anneme söylüyorum..
    Ve...
    Annem çıldırıyor..
    Ailem perişan..
    Ölsem de kurtulsam...
    Çok ağlattım onları..
    Evet isyanlardayım...
    Sabrımı dağıtyom..
    Dipyeyim en dipte...
    Cehennemin en dibinde...
    Evet gördüğüm siyah kabuklarda viamin eksikliğinden olmuşlar..
    Bit sanıyorum..
    Sinek görüyorum korkuyorum...
    Annem ağlıyor...
    Ben ağlıyorum...
    Buz gibş suyun altında

    Damla damla geliyor yaşlar..
    Saçlarım darmadağın..
    Ölmüşüm...
    Ağlıyor..
    Yağmur çisil çisil...
    Ağlıyorum..
    İşkenve ediyorum kendime.
    Hasta olur ölürüm belki..
    Su çok güzel..
    Ohh rahatladım..
    Benş tek rahatlatan şey ibomm..
    Yoksun..
    Ve gene yoksun
    Hiç olmadığımçn gibi.
    Bekle her şey yeni başlıyor...
    Daha yeni 1 gün...
  • Minâreden Okunan Şiir
    Nabi’nin nağmeleri Peygamberimizin emriyle, Medine semalarında yankılandı.

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu
    Murâat-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha
    Metâf-ı kudsiyândır büsegâh-ı enbiyâdır bu.

    Büyük çoğunluğu yüksek rütbeli Osmanlı devlet adamla­rından meydana gelen Hacc kafîlesi alemlere rahmet ola­rak yaratılan, mutluluk rehberi Pey­gamber Efendimizi ziyaret yolunda. Çölde günlerdir süren yorucu yolcu­luk bitmek üzere. Medine’ye yaklaş­tıkları bir gecede son kez mola verdi­ler. Kafiledekiler kısa bir süre içinde yorgunluktan uykuya daldılar.

    Ancak biri var ki günlerdir uyku görmeyen nemli gözleri ile uzaklara dalmış;İki cihan güneşi Peygamber Efendimizin hasreti ile yanmış ve kavrulmuş. Yusuf Nâbî bu. O gece de Resulullâh’a bu kadar yakın olmanın hazzı içerisin de yerinde duramayıp gezerken…

    O da ne!

    Devlet büyüklerinden birisi ayağını kıbleye doğru uzatmış uyumuyor mu!

    Yusuf Nâbî’nin gözü karardı. Yet­kiliyi uyandıracak ve uyaracak tarzda şu sözler ağzından inci gibi saçılmaya başladı:

    Nâbî’nin, yüreği yanarak söylediği nâ’tının manası şu şekildeydi.

    “Edebi terketmekten sakın. Zira burası Allahü Teâlâ’nın sevgilisi olan Peygamber Efendimizin bulunduğu yerdir. Bu yer Hak Tealının nazar evi. Resûl-i Ekremin makamıdır. Burası Cenahı Hakkın sevgilisinin istirahat ettikleri yerdir, fazilet yönünden düşünülürse Allahü Teâlâ’nın arşının en üstündedir. Bu mübarek yerin mukad­des toprağının parlaklığından yokluk karanlıkları sona erdi. Yaratılmışlar iki gözünü körlükten açtı. Zira burası kör gözlere şifa veren sürmedir. Gökyü­zündeki yeni ay Onun kapısının yüre­ği, yaralı aşığıdır Bunun kandili dahi, ışığının nurunu ondan almakta­dır. Ey Nâbî! bu dergâha ede­bin şartlarına riayet ederek gir. Zira burası büyük meleklerin etrafında perva­ne olduğu ve peygam­berlerin hürmetle eğilerek öptüğü tavaf ye­ridir.”

    Sakın kimse duymasın!

    Bu mısraları işiten o yüksek rütbeli kişi hemen ayaklarını toplayarak doğruldu ve:

    – Ne zaman yazdın bunu? Sen­den ve benden başka duyan oldu mu? diye sordu. Yusuf Nâbî de:

    – “Daha önceden hiç söylememiştim. Su anda sizi bu halde uzanmış görünce elimde olmayarak yüksek sesle söylemeye başladım, ikimizden başka bilen yok” dedi.

    Bu sözler üzerine o kişi rahat bir nefes alarak:

    – Madem ki bu şiiri burada söyledi burada kalsın. İkimizden başkası duyarsa, senin için iyi olmaz” diye ikaz etti.

    O böyle tehditler savuradursun, Cenab-ı Hak, habibinin aşkıyla söyle­nen bu gönül açıcı ifadeleri hiç gizli bırakırmıydı? Bu İfadeleri kıyamete kadar unutulmayacak bir şekilde açığa çıkardı.

    Na’tı Şerif Medine sefalarında

    Kafile yoluna devam ederek sabah namazına yakın Mescidi Nebi’ye vardı. Onlar Mescid-i Nebi’ye girerken minareler­den yanık sesli müezzinler Ezan-ı Muhammedî’den evvel Nâbî nin

    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbub-ı Hüdâdır bu
    Nazargâh-ı ilâhidir Makâm-ı Mustafâdır bu

    diye başlayan na’tını okuyorlardı.

    Nâbî ve o yüksek rütbeli kişi hayretten dona kaldılar. Sabah namazını kıldıktan sonra Nâbî ve öbür zat namaz kıldıkla­rı camiin müezzi­nini buldular. Nâbî müezzine;

    – Allah aşkı­na, Peygamber aşkına ne olur­sun söyle. Ezan­dan önce okudu­ğun na’tı kimden nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzinde büyük bir heyecan içeri­sinde sunları anlattı: Resul-i Ekrem Efendi­miz bu gece Mescidi Nebi’de ki bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nâbi isimli biri benî ziya­rete geliyor.

    Bana olan askı herşeyin üstündedir.

    Bugün sabah ezanından önce, onun benim için söylediği bu şiiri okuyarak Medi­ne’ye girişini kutlayın” buyurdu­lar. Biz de Resulullâh Efendimi­zin emirlerini ye­rine getirdik.

    Nâbî müezzi­nin son sözlerini işitmez olmuştu. Gözyaşları içerisinde: Sahiden Nâbî mi dedi. 0 iki cihanın peygamberi Nâbî gibi bir zavallıyı, günahkârı üm­metinden saymak lûtfunu gösterdi mi? dedi. Evet cevabı­nı alınca da sevincinden bayıla­rak kendinden geçti.

    Yusuf Nâbî

    Bu mutlu olayın sahibi Yusuf Nâbî Osmanlı Devleti zamanında yetişen şair ve velilerdendir. 1642 senesinde evliyalar ve enbiyalar şehri olarak bilinen Urfa’da doğdu. Çocukluğunda Arapça ve Farsça’yı anadili Türkçe ile birlikte en iyi şekilde öğrendi. Daha sonra Yakub Halife isimli bir Kadiri şeyhine talebe oldu. Ondan dînî ilimleri tahsil etti ve ta­savvuf yolunda ilerledi. Yusuf Nâbî’deki kabiliyeti gören hocası bir müddet sonra onu yüksek ilimlerin merkezi İs­tanbul’a gönderdi.

    Nâbi istanbul’a gelince di­van kâtipliğinde vazife aldı. Bir taraftan burada çalışırken diğer taraftan da gönül ehli alimlerin soh­betlerinde bilgisini genişletiyor, yaşayışını güzelleştiriyordu.

    O, Allahü Teâlâ’nın dinini yaymak için yapılan cihad hareketlerine katılmaktan da geri durmadı. 1672 yılında Lehistan seferine iştirak etti Kameniçe’nin zaptı dolayısıyla yazdığı siir Sultan IV. Mehmed Han tarafın­dan beğenilerek şehrin kapısına işlendi. Padişahın takdir ve iltifatına mazhar oldu. Ebced hesabıyla fetih tarihini de kapsayan şii­rin son beyti şöyledir

    Tarihini felekde melek yazdı Nâbî’yâ
    Düşdü Kamençe hısnına nûr-ı Muhammedî

    1678 senesinde, girişte de bahsettiğimiz şekilde hacc farizasını yerine getirdi. Dö­nüşte Musahip Mustafa Pasa’yakethüda ol­du. Mustafa Paşa’nın vefatından sonra Baltacı Mehmed Pasa’nın yanında Haleb’e git­ti. Baltacı sadrâzam olunca İstanbul’a dö­nerken Nâbî’yi de yanına aldı.

    Bundan sonra Darphane Eminliği ve Anadolu Muhasebeciliği gibi görevlerde bu­lunan Nâbi 1712 yılında vefat etti. Üsküdar’daki Karacaahmed kabristanına defn edildi. Kabri Sultan II. Mahmud ve Sultan II. Abdülhamid Han devirlerinde ta­mir görmüştür.

    Hikmet şairi

    Yusuf Nâbî devlet va­zifesinden artan zamanla­rında siir ve ceşitli eserler yazmıştır. Şiirlerinde hep iyiyi ve doğruyu vermeye çalışmıştır. Bu yönüyle o bir düşünce ve hikmet şai­ridir. Şahsi duyguları, gö­nül arzularının aşmış, haki­ki bir Müslümanın hayatı­nı hem yaşamış hem de şi­irlerinde yaşatmıştır. Geçi­ci, fani dünyanın lezzetle­rine, hallerine aldanma­mak, kimseye haksızlık etmemek, zulmetmemek, hep müşfik ve merhametli olmak, gurur ve kibirden sakınmak şiirlerindeki nasihatlerinden en çok rastlananlarıdır. Nâbi’ye göre iyi bir insan olmanın ilk şartı her işte ve her mevzuda her zaman Allahü Teâlâ’yı hatırında tutmaktır.

    Nâbî rubailerinde, yoksulların hali, acı ve elemler karşısında sabırlı olma, kanaat­kârlık, her kemâlin bir zevalinin olacağı bu sebeple Allahü Teâlâ’dan hiçbir zaman ümit kesmemek gerektiği gibi günümüz insanına da ışık tutan konuları birbirinden güzel anlamlı mısralar ile dile getirmiştir.

    İctima eylemese merd ile zen âlemde
    Edemez sureti mevlûd kabül-i peyvend
    İftirak eyler ise birbirisinden amma
    Hem peder ferd kalır zayi olur hem ferzend

    İzahı: ”Alemde erkekle kadın bîr araya gelme­se çocuk meydana gelmez. Şayet eşler birbirinden ayrılırlarsa hem baba tek olarak kalır çocukda perişan olur.”

    Ayb-ı fukara eder ale’l-fevr zuhur

    Mestûr kalır hayli zaman ayb-ı kibar

    Pinhan olamaz az ise de bahye-i kefş

    Pûşide kalır hezâr çâk-ı destâr.

    İzahı: “Yoksulun ayıbı anında ortaya çıkar. Ekâbirin ayıbı ise uzun süre örtülü kalır. Nasıl ki pabuçtaki yırtık az da olsa gizlenemez. Oysa sarıkta binlerce yırtık bile olsa gizli kalır.”

    Erzan metâ-ı fazl ü hüner ta o denlû kim

    Bin marifet zamânede bir âferinedir

    Ebn-âı dehr her hünere âferin verir

    Yâ Rab bu âferin ne tükenmez hazîne­dir.

    İzahı: “Fazilet ve hünerin metaı o denli ucuz ki bu zamanda, bin marifet bir aferinle karşıla­nır. Çağın adamları da her hünere bir aferin verirler. Allahım, bu aferin ne tükenmez ha­zine imiş.”

    Devlet anın ki bezm-i âlemde

    Eyleyüp kendi haline dikkat

    Kendi aybın tecessüs eylemeden

    Bulmaya gayre bakmağa fırsat

    İzahı: “İkbal ve mutluluk o kimseye ki; bu dünyada kendi durumuna dikkat ederek, kusurlannı araştırmak yüzünden başkaları­nın hata ve ayıplarına bakmağa fırsat bula­maz.”

    Nâbi’nin manzum eserleri;
    Türkçe Müretteb Divan,
    Farsça Divançe,
    Hayriye,
    Tercüme-i Hadis-i Erbain,
    Hayrâbâd
    Sur-nâme’dir.
    Mensur olanları ise;
    Fetih­name-i Kamaniçe,
    Tuhfetü’l Haremeyn,
    Zeyl-i Siyer-i Veysi
    Münşeat.

    Ey Gözümün Nuru!

    Ey nihâl-i çemen-ârâ-yı edeb

    Nûr-bahsâ-yı dil ü dîdei eb

    Varma gayrın evine bî-davet

    Ola amma o da ehl-i hirfet

    Vardığın meclis ola ehl-i reşâd

    Olmaya encümen-i fısk ü fesâd

    Olma meclis de ne pürgû ne hamûş

    Vakt ile gah zeban ol gehi gûş

    Olur insanda zeban bir, iki gûş

    Sen dahî söyle bir, ol iki hâmuş

    Kimseye verme huşunetle cevâb

    Lutf ile izzet ile eyle hitâb

    Kimsenin aybını urma yüzüne

    Gûşunu bâb-ı kabul et sözüne

    Eyleme kimseyi ta ‘a techîl

    Etme mahlûk-ı Hudâyı tahcîl

    Hele neylersen et ey ruh-ı revân

    Olma hatır-şiken ü tûnd-zebân.

    Açıklaması:

    Ey edeb ve terbiye çimenini süsleyen fidan. Ey babasının gözüne ve gönlüne nur bağışlayan oğul!

    Başkasının evine davet edilmeden gitme. Davet eden kimse de gönül ehli olmalıdır.

    Gittiğin meclis doğru yolda olanların toplandığı bir yer olmalı. Fısk ve fesat cemiyeti olmamalıdır.

    Bir mecliste ne fazla konuş ne de sus. Zamanı gelince konuş ve dinle.

    İnsanda dil bir kulak ikidir. Sen dahi bir söyle iki dinle.

    Kimseye sertlik ve kabalıkla cevap verme. İyilik ve saygı ile insanlara hitap et.

    Kimsenin ayıbını yüzüne vurma. Kulağını insanların doğru sözüne kabul kapısı yap.

    Kimsenin bilgisizliğini asla ortaya çıkarma. Allah’ın yarattığı bir kulu utandırma ve küçük düşürme.

    Ey canınım canı, bilhassa ne yaparsan yap, kalp kırma, gönül yıkma, sert sözlü de olma.
  • Ben ona teslim olmaya öyle hazırdım, onun aşkıyla öyle yanıp tutuşuyordum ki bunu ilk olarak kendimle baş başa kaldığımda anladım, onun aydınlık, deyim yerindeyse melek gibi yüzünü heyecana boğan o tutkuyu, içimin karanlık dehlizine düşüp terk edilmiş bir kalbin boşluğunda fırtına yaratınca anladım.
  • Bir melek değilim, ölene kadar da olmayacağım. Ben kendim olacağım./Charlotte Bronte
  • Ay mı geceden güzel?yoksa sen mi güzelleştiriyorsun dünyayı?tanrı sana kanat mı vermiş?yoksa ben mi melek bilip kanat yakıştırıyorum sana?intihar mı yaşamın direnç birimi?yoksa ölmek mi kurtuluşun sen hâli?..
  • Hiçbir derste öğrenmedim, hiçbir kitapta okumadım, hiçbir filmde görmedim; ah ne kadar da güzelmiş aşığın maşuğun uyuyuşunu doya doya seyretmesi, ey melek.
    Orhan Pamuk
    Sayfa 55 - YKY