Tıpkı şu koca dünyaya gözlerini açan ilk çocuğa söylenen ilk ninni gibi sevgiden ve sevginin beraberinde getirdiği acıdan bahsediyordu. En zifiri karanlıkta insanın içinde filizlenen güçten bahsediyordu.
Çok,çok uzun yıllar önce... hüznün hüküm sürdüğü çok uzak diyarlarda, siyah çakmaktaşından devasa bir dağ varmış. Ve o dağın tepesinde, her şafakta çiçek açan büyülü bir gül varmış. İnsanlar onu koparanın ölümsüz olacağına inanırlarmış. Fakat yaklaşmaya cesaret edemiyormuş çünkü dikenleri zehirle doluymuş. İnsanlar gülün dikenlerinin neden olabileceği acılardan bahsedermiş. O dağa tırmananın öleceğini söyleyerek birbirlerini ikaz ederlermiş. Acıya ve dikenlere körü körüne inanmak onlar için en kolayıymış. Korku inançlarını besliyormuş. Fakat hiçbiri gülün onlara en nihayetinde ölümsüzlüğü bahşedeceğini ummaya cüret edemiyormuş. Umut edemezlermiş çünkü umut nedir bilmezlermiş. Hal böyle olunca geceler geceleri kovalamış
ve gül ihsanını kimseye bahşedemeden solup gitmiş.
Kötülük nadiren pat diye surete bürünür. Genellikle
başlangıçta bir fısıltıdan azıcık daha fazlasıdır. Bir bakıştır. Bir ihanettir. Ne var ki zamanla hiç kimseye fark ettirmeden gizlice serpilip kök salar. Yalnızca peri masalları kötülüğe münasip bir suret verir. Büyük kötü kurtlar, habis krallar, ifritler ve iblisler...