Çalışan, yorgun insanların uyuduğu saattir bu saat.
Ve biz en çok bu saatte çıkarız duvarlarımızdan dışarı,
ve biz en çok bu saatte söyleriz bir ağızdan,
yıldızlarla, dağlarla, yollarla beraber,
en büyük şarkıları.
Bu akşam içimde
tuhaf bir sıkıntı var,
dünyada sanki bir ben kalmışım,
sanki herkes
nerde keder varsa bırakmış,
ben nerde bulduysam
toplamış almışım.
Önümde söğüt ağacı
her zamanki haliyle, çaresiz,
havuzda su rahat,
insanlar susmuş.
Sessiz bir yağmur gibi başladı bende
konuşmak ihtiyacı.
Ömrümde görmedim böyle bir gün.
Yarım dilim ekmek önümde,
düşünüyorum alevden ülkeleri.
Boğazında kalsın yedikleri,
ve zehir zıkkım olsun,
bu anda düşünmeyen varsa eğer!
Sen benim,
memleketimim şarkılarında bile varsın,
sen o korkunç,
sen o uykusuz geceler altında bir kerre olsun
umudunu kaybetmeyen şehir!
Ben de bilirim, umuttur bu,
bağlanmaz kıskıvrak dört bir yanından
Bir umuttur ki;
daha haşin
daha merhametsiz
tank ordusu düşmanın!
Bir umuttur ki;
sokaklarında sırt üst yatan
henüz buluğa ermemiş yaralı çocukların
mavi gözlerinde okunur,
ve sonuncu kalede,
mazgallardan bakan yumruklarında!
O insanlar bitmedi mantar gibi yerden.
Anaları doğurmuştu onları bir zamanlar,
tıpkı dalda bir çiçek açar gibi.
Siz yine gezedurun
yırtık pabuçlarınızla
şehrin en fukara sokaklarını.
Ayaklarınızla bir karış kir var
ve sabunlu sularda yıkanmamıştır elleriniz:
Sizi ben,
tozundan, toprağından çıkardım,
tozuna toprağına kurban olduğum
karanlık sokakların!
Yirminci asrın
pek de aptal şairleri var;
doyurup adamakıllı karınlarını,
günde üç defa
Allaha mektup yazıyorlar.
Halbuki sizi ben,
tatlı bir duman gibi çıkaracağım yarın,
geniş ve uzun bacalarından
neşeli fabrikaların!
Belki kafi gelmez ömrüm.
Belki bir gece yarısı,
yaslanıp köhne bir evin kapısına,
ansızın ölürüm.
O gece siz,
yalnız benden konuşacaksınız bizim sokakta
usul usul.
Belki de bir gün sabaha karşı,