• “Sana bir demet menekşe kokusu gönderdim, saçlarını rüzgâra tut ki aldığını bileyim.”
  • Dünyanın en güzel minareleri 
    Ve kubbelerin en ulusu gelir; 
    Türk'ün Trakya'da tapusu gelir. 
    Mihrabında bir teravih kılmaya 
    Denizler ardından yolcusu gelir. 
    Bilsen ki bağrında kanar bir yara 
    Yarasını sarmak arzusu gelir. 
    Mahya olmak için Sultan Selim'e 
    Göklerden yıldızlar ordusu gelir. 
    Kubbeler menekşe, şerefeler gül... 
    Mermerlerinden çiğdem kokusu gelir. 
  • Varoluşçuluk felsefesi ile ele alınan Koku bana göre tam bir efsane. Bazı yazarların betimlemeleri öyle gerçekçidir ki sanki kendinizi orada hissedersiniz. Mesela Orhan Pamuk; cadde, yol, sokak, mahalle kısaca yer betimlemede o kadar iyidir ki daha önce hiç gitmediğiniz bir mekanı enine boyuna tastamam öğrenir ve gitseniz her yeri elinizle koymuş gibi bulacaksınız hissi uyandırır ya! Ya da Gogol öyle bir yemek masası anlatır ki sanki kahramanlarla birlikte siz de o masada bulunan yemekleri ve servis edilme şeklini bizzat yaşıyormuşsunuz gibi... İşte Patrick Süskind de kokuyu ve Parfümün yapım aşamalarını öyle gerçekçi betimlemiş ki sanki imbikten damıtma işini siz yapıyormuşsunuz yasemin, menekşe, gül, nergis, mayıs çiçekleri, bergamot, lim, lavanta, portakal çiçeklerinin rayihasını nefes nefes içinize çekiyormuşsunuz ve esans çıkarmanın bütün inceliklerini titizlikle okuyucuya aktarması ve okuyan herkesin koku ustası olmasını sağlıyormuş gibi bir his uyandırıyor. 18.yy Paris'inde şehrin kokuşmuşluğu anlatılırken ister istemez yüzünüz şekilden şekile giriyor.
    Beş duyu organından koku almanın önemini kitabı okuyana kadar belki yeterince kavramamış her insana, yaşamsal işlevi olan nefes almakla kardeş olduğunu anlatıyor. Evet haklıda: Görmek istemezsen görmezsin, duymak istemezsen duymazsın, yemek istemezsen tat almazsın, dokunmak istemezsen hissetmezsin, ama koklamak; işte buna engel olmak na-mümkün. En ilginç yanlarından biri de son derece sevimsiz hatta çirkin, duygudan yoksun, empati nedir bilmeyen, içine kapanık, silik, lanetli (çünkü yanından kaldığı ve sonradan ayrıldığı herkes bir şekilde ölüyor) ama koku alma konusunda gerçek bir deha olan Jean-Baptiste Grenouille'nin Yazar tarafından okuyucuya sürekli yerilmesi... Şimdiye kadar hiç bir yazar kahramanını bu kadar yermemiştir herhalde. Filmini yıllar önce izlemiştim o da çok etkileyici idi, ama kitabını iyi ki okumuşum diyorum.
    Kısaca konuya değinilecek olursa 18.yy Paris'de balık tezgahlarının arasında doğan, kendine ait bir kokusu olmayan koklama konusunda ise bir deha olan Jean-Baptiste Grenouille'nin kendine ait bir kokusunun olmadığını anlaması üzerine insan gibi kokmak için cinayet işlemekten çekinmeyen bir katile dönüşmesi anlatılıyor. Son bir detay kokulara o kadar hakim ki kendisine acelesi olduğunda kullandığı, göze batmak istemediğinde kullandığı, acıma hissi uyandırmak istediğinde kullandığı çeşitli karışımlar hazırlaması. Okuma listenize mutlaka ekleyin asla pişman olmazsınız.
  • Biri başından aşağı
    Menekşe yaprakları dökmüş gibi
    Menekşe çünkü
    Morsun, mosmorsun
    Kokusuz
    Soğuksun
    Solumdasın
    Bastırırsın,
    Çehren keskin
    Ve uzak
    Saçlarının boynu bükük
    Tanrı seni güneşte bekletmiş
    Tenin esmer
    Dudakların,
    Soyguna uğramışlar
    Rengini çalmış
    Kanatsız kadınlar.
    Elimde kağıda sıkıştırılmış halin var
    Yüzünle ilk buluşmam
    Tek bir resim
    Birkaç sen
    Tüm senlere aşık
    Birkaç ben


    Derinsin,
    "Tehlikelidir girilmez"
    Kocaman bir tabela
    Sarı şerit çekmişler
    Özgür yanlarına
    Ben haylaz bir çocuğum
    Yinede girdim sahiline
    Kumdan kaleler yaptım
    Bir de baktım
    Şezlongların boş
    Güneşin yok
    Ama "güzelsin"
    "Kum güzeli"
    Garipliklerinin gölgede bıraktığı adam
    Üşümedin mi?
    Dalgalı denize
    Kollukları olmadan girebilecek kadar
    Cesur bir çocuk dolaşıyor kenarlarında
    Görmedin mi?

    Kollarını açmışsın
    Batıyorsun
    Ama
    Çırpınmıyorsun sevgilim
    Bu bir teslim oluş mu?
    Dünyevi şeylere tutunmuyorsun
    Sessiz bir haykırış mı?
    Yoksa bu ölmelere alıştın mı?
    Ah keşke
    Şu menekşelerin kokusu olsa da
    Eksem buralara
    Bastırsa içindeki
    Çürümüş ceset kokularını...
    Ya da hiç alışmasan bu ölmelere
    Birlikte batsak
    Ve oracıkta bitse.
    Nokta koyunca bazen bitmiyor sevgilim...


    Geçiyorsun,
    Delip geçiyorsun
    Gözlerine hiç değmedim ama
    Kelimelerine yakıp yıkıyorsun
    Cümlesin,
    Bağrında harfler
    Senli harflerin mürekkebi dağılıyor
    Senli defterler daha ağır
    Keskinsin,
    Sana sarılmak zor
    Ama bir sarılsak
    Sanki iyleşeceksin
    Yanlışlara
    Bıçak üstü koşmalara
    Değersin
    Canın sağolsun
    Sevgilim dökülüyorsun...
    Taşıyorsun bak
    Sığamadın işte bana
    Gözlerimden
    Ellerimden
    Dökülüp kağıtlara
    Şiir oluyorsun
    Bazen de çelimsiz
    Tek çizgili bir nota

    Mırıldanıyorum
    Ağzıma takılmış
    Kafiyeli bir müziksin
    İlahisin belki
    Kutsalsın
    Soruyorlar ismi ne bu şarkının
    Yok diyorum
    Yoksun
    Biri gelince hemen saklıyorum seni
    Gizsin
    Benimsin
    Reham ve refakatçimsin
    Kimse bilmesin
    Yorgun adam bugün
    Mor battaniyesiyle
    Yine çıkmasın aklımdan
    Dinlensin...

    Sevgilim battığın sokak nereye çıkıyor?
    Sevgilim Tanrı yoksa
    Seni üstüme kim yağdırıyor...
  • Kadir Mevlâm seni öğmüş yaratmış,
    Çiçekler içinde birdir menekşe.
    Bitersin güllerin harı içinde,
    Korkarım yüzüne batar menekşe.

    Yaz gelir de, heveslenir bitersin,
    Güz gelince başın alır gidersin.
    Yavru niçin boynun eğri tutarsın?
    Senin derdin benden beter menekşe.

    Senin meskenindir kayalar sengi,
    Kokusu menekşe, güldür irengi.
    Aradım dünyayı, bulunmaz dengi,
    Güzel yatağında biter menekşe.

    Bakmaz mısın Karac'oğlan halına?
    Garip bülbül konmuş gülün dalına.
    Kadrin bilmeyenler alır eline,
    Onun için eğri biter menekşe.
  • Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
    Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.Hiçbir şey! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
    Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
    Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
    Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
    Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
    Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
    Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
    Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor
    avuçlarım”
    Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
    Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
    Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
    Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
    olmalarıyla-
    Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
    Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
    Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
    bekçisinin
    Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
    sallanaraktanBitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
    aranan
    Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
    Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
    ışıklarında
    Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
    olmalarıyla
    Korkunçtur korkunç!
    Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
    ayrıca
    Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
    Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
    Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
    Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
    inceliği
    Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
    Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
    Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
    Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
    gibi
    Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
    Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
    Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
    Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
    Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
    Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
    Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
    butlarında
    Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
    Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
    olmalarımlaKapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
    Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz? ne sesli bir vuruşma
    Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
    Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
    Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
    Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
    Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
    Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
    Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
    Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
    vurmalar
    Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
    Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
    konuda
    Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
    sonsuzunda
    Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
    Sakın haaaa! . biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
    Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
    Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
    Örneğin bir kahve falı? Az müzik? Diyorum biraz İskambil! ..
    Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
    ayrıca
    – Dört kişiyiz!
    – Hayır on! .
    – Bin kişiyiz!
    – Bana kalırsa..
    Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
    Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir
    unutulmaya
    Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz? Ne tuhaf biraz
    anlıyorum– Üç karo!
    – Pas diyorum!
    – Susalım baylar, dört kupa!
    Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz? Susalım!
    Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz? Ne sesli bir
    vuruşma!
    Ya sonra? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
    Gene mi, başladınız mı? peki şimdi kim var sırada
    Sakın haaaa! . biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
    Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
    Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
    olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
    Siz olun, biz olalım kim olacak? -Hep böyle oyalansanıza
    Yani “Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa.”
    Gibi oyalansanıza
    Biraz oyalansanıza.Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
    Bir söz başka olamaz sözden gibi
    Bir şey başka olamaz şeyden gibi
    Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
    Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
    Ne gelir elimizden insan olmaktan başkaNe çıkar siz bizi anlamasanız da
    Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
    Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.Hiçbir şey! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
    Bir yaşlı kadın en erkek boyutundaKendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
    Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
    Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
    Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
    Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
    Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
    hiç bilmiyoruz
    Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
    Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
    Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
    Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
    Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
    Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
    Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
    Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
    Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
    Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
    Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
    Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
    bilmiyoruz ya
    Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla. Edip Cansever