Güneşin doğmasına daha var galiba :)
Hüznün yağmurları doluşmuştu, güneş umarsızca bulutlardan sızmıştı. İnsan yeni bir günün sabahına bugün ilk defa gözlerini açmıştı. Karanfil kokusu odayı sarmış, baharı uğurlamak için papatyalar bugün son defa açmıştı. Saksıdaki mor küçük menekşe bile olmayan kokusunu tüm bahara yaymıştı. Bir tek beyaz güller solmuştu, çünkü kalbin güneş görmeyen, sevgi almayan tarafına konmuştu...

Saf Papatya

Acı Veren Gün ( 13 MAYIS )
Bazen hatra gelince duygular
Eksilir birer birer sözlerim
Kenetlenir dudaklarim sımsıkı
Özler gönül gül benekli menekseyi acı günde

Bilen bilir bakan görür gülparesine
Tadarsa sıcak sevgiyi gitmez ruhundan eşsiz menekşe kokusu

Bazen kıymet bilmez harabe gönüller
Def eder dünyayı kaplayan sevgi abidesini
Üzülür menekşe sevse de biricik kuzusunu
Ses etmez cahil hallerine evladının
Yürekten kucak açacağı günü bekler hasretle

Bazen ne görür ne duyar ne de hissederim ben
Susarim geceler örterken perdesini
Sızar gozyaslarim ılık ılık
Susarım
Menekşe kokusunu özlerim ömrüm boyunca
Kavuşmak mi
Sadece kokusu ruhuma dokunsa yeter
Susarım Sessiz ve derin gecede
Acı bir günde

#Mlymht#

Saf papatya
Anlamıştım karanlık göğe çöktüğünde
Şiire susamıştım bu gece
Yağmurun kokusu toprağa karışırken
Yıldızların gölgesi, damlaların sesinde
Sessizliğin çığlığını duydum içimde
Umudun iniltisi dokundu yüreğime
İnce ve kısık bir sesle kalbimde
Üşüdüğünü söyledi bu gece
Sustu birden kayboldu uzvumdaki hüzünde
Islak kirpikler gözlerdeki damlaları tutarken
Düşen yüzde dudaklar tebessümü beklerken
Ruh ölüyordu galiba aşırı hissizlikten
Bir ayışığında güneşi son kez göremeden
Sevgi menekşe kokusunu yayarken
Gök mutluluğun maviliğini çalarken
Şimdi tüm papatyalar solmuştu.
Kendi bembeyaz temiz hüznünde
Hepsi baharın en yeşil düşünde
Düşen son yaprağıyla yok olmuştu...

Hatciş, Kırık Kanatlar'ı inceledi.
02 May 21:14 · Beğendi · 10/10 puan

Sizde yapar mısınız? Kitaplarınızı okurken aralarında menekşe, gül, papatya, sümbül ya da kopardığınız bir yaprağı kurutur musunuz? :)
Ben çok yaparım, özellikle baharda ve güzün okuduğum kitapları, kitaplarımı şöyle bir karıştırsanız anlarsınız hangisini ne zaman okumuşum. Ya bir dal papatya, ya sararmış bir çınar yağrağı...
Baharda özellikle akasya çiçekleri kurutmayı çok severim kitaplarımda. Baharın en sevdiğim kokularından biridir akasya kokusu... Diğeri de yağmur sonrası toprak kokusu. Bu zamanda gördüğüm her akasya ağacının altında bekler, deriinn bir nefes alırım, hele de yağmur yağmış yaprakları çiliyse... Bazen ufak muziplikler yaparım, gücümün yeteceği kadar olan ağacın altına geçer ağacı sallarım. Sallanan ağaçtan hem yağmur gibi damlalar, hem de kopan akasya çiçekleri düşer, o an her şeyden uzaklaşırım... (Küçüklüğümden beri yaptığım en tatlı çılgınlığımdır bu.. :) :) )
Kuruyan çiçekler, kitaba hoş bir koku verir aynı zamanda... Ara ara da çiçeğin yerini değiştirince kokulu bir kitap olur elimizde... <3
(En güzel kokuyu veren çiçeklerse menekşe, sümbül şeftali (ama onu çok koparmam çünkü şeftaliyi kokusundan daha çok seviyorum ;)) ve akasyadır.. :) :) )
...
Böyle bir girişim olsun dedim. Neden mi? Çünkü...
Cibran'ın bu kitabının her sayfası miss gibi akasya kokacak, mor, beyaz...
Kitap kesinlikle, yıldızlı bir gecede balkonda içilen sigara/kahve, yazın en sıcak gününde yenilen buz gibi karpuz ya da kışın sıcak sıcak içtiğiniz salep tadında... Ben de sayfalarına akasya koydum ki o kadar sevdimm... :) :)

Kitap çabuk bitiyor ama cümlelerin güzelliği ebedi... Gönül ister ki bissürü sayfalı olsun fakat hiçbir kitabı öyle değil... :/
Bir de düşüncem ki tam zamanında ve yerinde okudum bu kitabı... Cibran'ın doğa sevgisini, doğa tabirlerini her kitabında ayrı ayrı görüyorum ve etkileniyorum... Şöyle bir ortamda kitabın kapağını kapatmak düşünün ki nasıl bütünleşti bende :) :)
https://i.hizliresim.com/9mk44o.jpg

https://i.hizliresim.com/2JGggL.jpg

Kitapla kalın, mutlu kalın canlar...

Füruğ Ferruhzad - İnanalım soğuk mevsimin başlangıcına
ve bu benim
yalnız bir kadın
soğuk bir mevsimin eşiğinde,
yeryüzünün kirlenmiş varlığını anlamanın
başlangıcında
ve gökyüzünün yalın ve hüzünlü umutsuzluğu
ve bu beton ellerin güçsüzlüğü

zaman geçti
zaman geçti ve saat dört kez çaldı
dört kez çaldı
bugün aralık ayının yirmi biridir
ben mevsimlerin gizini biliyorum
ve anların sözlerini anlıyorum
kurtarıcı mezarda uyumuştur
ve toprak, ağırlayan toprak,
dinginliğe bir belirtidir.

zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

sokakta rüzgâr esiyor
sokakta rüzgâr esiyor
ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum
cılız, kansız saplarıyla goncaları,
ve bu veremli yorgun zamanı
ve bir adam ıslak ağaçların yanından geçiyor
damarlarının mavi urganı
ölü yılanlar gibi boynunun iki yanından
yukarı süzülmüştür
ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
yineliyorlar
-selam
-selam
ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum

soğuk bir mevsimin eşiğinde
aynaların ağıtı topluluğunda
ve uçuk renkli deneyimlerin yaslı toplantısında
ve suskunluğun bilgisiyle döllenmiş bu günbatımında

gitmekte olan o kimseye böyle
dayançlı
ağır
başıboş
nasıl dur emri verilebilir.
o adama nasıl diri olmadığı söylenebilir, hiçbir
zaman diri olmadığı.

sokakta rüzgâr esiyor
inzivanın tekil kargaları
sıkıntının yaşlı bahçelerinde dönüyorlar
ve merdivenin boyu
ne kadar kısa

onlar bir yüreğin tüm saflığını
kendileriyle masallar sarayına götürdüler
ve şimdi artık
nasıl birisi dansa kalkacak
ve çocukluk saçlarını
akan sulara dökecek
ve sonunda koparıp kokladığı elmayı
ayakları altında ezecek?

sevgili, ey biricik sevgili
ne de çok kara bulut var güneşin konukluğunu 
bekleyen.
uçuş düşlediğin bir yolda bir gün
o kuş belirdi
sanki yeşil hayal çizgilerindendi
esintinin şehvetinde soluyan taze yapraklar
sanki
pencerenin lekesiz belleğinde yanan o mor yalaz
lambanın masum düşüncesinden başka bir şey 
değildi.

sokakta rüzgâr esiyor
bu yıkımın başlangıcıdır
senin ellerinin yıkıldığı gün de rüzgâr esiyordu
sevgili yıldızlar
kartondan yapılı sevgili yıldızlar
gökyüzünde, yalan esmeye başlayınca
artık yenik peygamberlerin surelerine nasıl
sığınılabilir? 
biz binlerce bin yıllık ölüler gibi birbirimize
varırız ve o zaman
güneş cesetlerimizin boşa gitmişliğini yargılayacak.

ben üşüyorum
ben üşüyorum ve sanki hiçbir zaman ısınmayacağım
sevgili, ey biricik sevgili, "o şarap meğer kaç 
yıllıkmış? "
bak burada
zaman nasıl da ağır
ve balıklar nasıl da benim etlerimi kemiriyorlar
neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?

ben üşüyorum ve sedef küpelerden nefret ediyorum
ben üşüyorum ve biliyorum
yabanıl bir gelinciğin tüm kızıl evhamlarından
birkaç damla kandan başka
hiçbir şey arda kalmayacak.
çizgileri bırakacağım
sayı saymasını da bırakacağım
ve sınırlı geometrik biçimler arasından
enginin duyumsal düzlemlerine sığınacağım
ben çıplağım, çıplağım, çıplak
sevgi sözcükleri arasındaki duraksamalar gibi çıplak
ve aşktandır tüm yaralarım benim
aşktan, aşktan, aşktan.
ben bu başıboş adayı
okyanusun devriminden geçirmişim
ve dağ patlamasından.
ve paramparça olmak o birleşik varlığın giziydi
en değersiz zerresinden güneş doğdu.

selam ey masum gece!

selam ey gece, ey çöl kurtlarının gözlerini
inanın ve güvenin kemiksi oyluklarına dönüştüren! 
ve senin pınarının kıyısında, söğütlerin ruhları
baltaların sevecen ruhlarını kokluyorlar
ben düşüncelerin, sözlerin ve seslerin aldırmazlık
dünyasından geliyorum
ve bu dünya yılan yuvasına benziyor
ve bu dünya
öyle insanların ayak sesleriyle doludur ki
seni öpüyorken
kafalarında seni asacakları urganı örüyorlar.

selam ey masum gece!

pencereyle görmek arasında
her zaman bir aralık var.

niçin bakmadım? 
bir adam ıslak ağaçların yanından geçtiği zamanki
gibi...

niçin bakmadım? 
annem o gece ağlamıştı sanırım
benim acıya ulaştığımı ve dölün biçimlendiği gece
benim akasya başaklarına gelin olduğum gece
İsfahan'ın mavi çini tınlamasıyla dolduğu gece
ve benim yarı yanım olan kimse, benim dölümün
içine dönmüştü
ve ben onu aynada görüyordum
ayna gibi duru ve aydınlıktı
ve ansızın çağırdı beni
ve ben akasya başaklarının gelini oldum.
annem o gece ağlamıştı sanırım.

bu tıkalı küçük pencereye nasıl da boş bir aydınlık
uğradı
niçin bakmadım? 
tüm mutluluk anları biliyorlardı
senin ellerinin yıkılacağını
ve ben bakmadım
ta ki saatin penceresi
açıldı ve o özgün kanarya dört kez öttü
dört kez öttü
ve ben o küçük kadınla karşılaştım
gözleri, simurgların boş yuvaları gibiydi
baldırlarının kımıltısında giderken sanki
benim görkemli düşümün kızlığını
kendisiyle götürüyordu gecenin yatağına.

acaba saçlarımı yeniden
rüzgârda tarayacak mıyım? 
acaba bahçelere menekşe ekecek miyim
ve sardunyaları
pencere ardındaki gökyüzüne koyacak mıyım? 
dans edecek miyim yeniden bardaklar üstünde? 
kapı zili acaba beni
yeniden sesin bekleyişine doğru götürecek mi?

"bitti artık" dedim anneme
"hep düşünmeden önce olur olanlar
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

boş insan
güvenle dolu, boş insan
bak dişleri nasıl
çiğnerken marş söylüyor
ve gözleri nasıl
yırtıyor dikizlerken
ve o nasıl ıslak ağaçların yanından geçiyor
dayançlı,
ağır,
başı boş.

saat dörtte,
damarlarının mavi urganı
ölü yılanlar gibi iki yanından boynunun
yukarı süzülmüş oldukları an
ve allak bullak şakaklarında o kanlı heceyi
yineliyorken
-selam
-selam
sen asla o dört su lalesini
kokladın mı hiç? ...

zaman geçti
zaman geçti ve gece akasyanın çıplak dallarına düştü
gece pencere camlarının ardında kayıyor
ve soğuk diliyle
geçmiş günün artıklarını içine çekiyor.

ben nereden geliyorum? 
ben nereden geliyorum? 
böyle bulaşmışım gecenin kokusuna? 
mezarımın toprağı tazedir hâlâ
o iki genç yeşil elin mezarını söylüyorum...

ne de sevecendin ey sevgili, ey biricik sevgili! 
ne de sevecendin yalan söylerken
ne de sevecendin aynaların göz kapaklarını kapatırken
ve avizeleri
tel saplarından koparırken
ve acımasız karanlıkta beni aşk ovalarına götürürken
ta ki susuzluk yangınının uzantısı olan o şaşkın
buğu uyku çimenliğine oturdu
ve o karton yıldızlar
sonsuzun çevresinde dönerlerdi.
sözü neden sesli söylediler? 
bakışı neden görüşmenin evinde konuk ettiler
neden okşayışı
kızoğlankız saçların arına götürdüler? 
bak burada nasıl
sözle konuşanın
bakışla okşayanın
ve okşayışla ürkmekten dinginleşen canı
sanı direklerinde
çarmıha gerilmiştir.
ve gerçeğin beş harfi olan
senin beş parmağının dalı
onun yanaklarında nasıl iz bırakmıştır!

suskunluk nedir, nedir, nedir ey biricik sevgili? 
suskunluk nedir söylenmemiş sözlerden başka
ben susuyorum fakat serçelerin dili
doğa şöleninin akan sözcüklerinin yaşam dilidir
serçelerin dili yani; bahar. yaprak. bahar.
serçelerin dili yani; meltem. koku. meltem.
serçelerin dili fabrikada ölüyor.

bu kimdir, bu sonsuzluğun caddesi üstünde
birlik anına doğru yürüyen
ve her zamanki saatini
matematiğin eksiltmeler ve ayırmalar mantığıyla
kuran
bu kimdir bu, horozların ötüşünü
gündüzün yüreğinin başlangıcı diye bilmeyen
kahvaltı kokusu başlangıcı diye bilen
kimdir bu, başında aşk tacı taşıyan
ve gelinlik giysileri içinde çürüyen.

demek sonunda güneş
aynı zamanda
umutsuz kutuplarının ikisine birden ışımadı.
sen mavi çini tınlamasından boşaldın.

ve ben öyle doluyum ki sesimin üzerinde namaz
kılıyorlar...

mutlu cenazeler
üzgün cenazeler
suskun düşünür cenazeler
güleryüzlü, güzel giysili, obur cenazeler
belirli saatlerin duraklarında
ve geçici ışıkların kuşkulu zemininde
ve boşunalığın çürük meyvalarını satın alma
şehvetinde...
ah,
kavşaklarda ne insanlar var olayları merak ediyorlar
ve bu, dur düdüklerinin sesi
zamanın dişlisi altında bir adamın ezilmesi
gerektiği, gerektiği, gerektiği bir anda
ıslak ağaçların yanından geçen adam...

ben nereden geliyorum.

"bitti artık" dedim anneme,
"hep düşünmeden önce olur olanlar
gazeteye başsağlığı ilanı vermeliyiz" dedim

selam sana ey yalnızlığın garipliği,
odayı sana bırakıyorum
kara bulutlar her zaman çünkü
arınmanın yeni ayetlerinin peygamberleridir
ve bir mumun tanıklığında
apaydın bir giz var onu
o sonuncu ve o en uzun yalaz iyi biliyor

inanalım
soğuk mevsimin başlangıcına inanalım
düş bahçelerinin yıkıntılarına inanalım
işsiz devrik oraklara
ve tutsak tanelere.
bak nasıl da kar yağıyor.

belki de gerçek o iki genç eldi, o iki genç el
durmadan yağan karın altında gömülmüş olan
ve bir dahaki yıl, bahar
pencerenin arkasındaki gökyüzüyle seviştiğinde
ve teninde fışkırdıklarında
uçarı yeşil saplı fıskiyeler,
çiçek açacak olan o iki genç el
sevgili, ey biricik sevgili

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.

., Gül Şiirleri'ni inceledi.
 15 Nis 23:01 · Kitabı okudu · 7/10 puan

İskender Pala'nın mükemmel bir önsöz ile Türk Edebiyatında , divan şiirlerinde , Cumhuriyet sonrası şiirlerde .... Bir çok ismini duyduğumuz Üstad şairlerin , yazarların. Fuzuli , Nedim ,Bâki, Nâbi, Nâili, Necati Bey , Yunus Emre ,Recep Garip , Mehmet Akif Ersoy gibi isimlerin "gül" adına yazdıkları şarkı , manzume , şiir, ilahilerden oluşmuş beş bölümlük bir eser.
Mevlana ; "Eğer Gül'ün vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez."buyurmuş. Gül adına bulunan eserlerin çokluğunu vurgulayarak.
Eski dilde güle "çiçek "derlermiş . Bütün çiçeklerin adıymış gül. Lale de menekşe de nilüfer de....ve baharın bir diğer ismi gül mevsimiymiş .
Ve tabi sevgilinin yüzü , yanağı , ağzı ve kulağı ile gülün münasebetini unutmayalım.

Gül , bülbül , sevgili diye diyeeee kitap bitti. Ohh misss , içimiz dışımız gül oldu , artık gül kokusu alıyorum etraftan. :D Artık tüm çiçeklere de gül diyeceğim.;) Artık gül görünce güleceğim (zaten gülüyordum ) ;)
Artık gül görünce bülbülü arayacağım.

Ve bir alıntı bırakim ;

İnsanlar , Allah'ın gülü dikenli yarattığından şikayet edeceklerine, dikenler arasında gül yarattığına şükretmelidirler.

Kadrin bilmeyenler alır eline, Onun için eğri biter menekşe.
Kadir Mevlâm seni öğmüş yaratmış,
Çiçekler içinde birdir menekşe.
Bitersin güllerin harı içinde,
Korkarım yüzüne batar menekşe.

Yaz gelir de, heveslenir bitersin,
Güz gelince başın alır gidersin.
Yavru niçin boynun eğri tutarsın?
Senin derdin benden beter menekşe.

Senin meskenindir kayalar sengi,
Kokusu menekşe, güldür irengi.
Aradım dünyayı, bulunmaz dengi,
Güzel yatağında biter menekşe.

Bakmaz mısın Karac'oğlan halına?
Garip bülbül konmuş gülün dalına.
Kadrin bilmeyenler alır eline,
Onun için eğri biter menekşe.

Karacaoğlan

Bir adam çarşıda gezerken güzel kokular satılan sokağa girdi. Dükkânlardan gül, menekşe gibi türlü türlü güzel kokular dalga dalga ortalığa yayılıyordu. Adam birkaç adım attıktan sonra duyduğu kokulardan başı döndü. Fazla dayanamadı, düşüp bayıldı.
Halk düşüp bayılan adamın başına toplandı. Ayıltmak için çareler aramaya başladılar. Biri elini kalbine götürerek atıp atmadığını kontrol etti. Bir diğeri ise yüzüne, gözüne gül suyu serpti. Gül suyu serpen bilmiyordu ki, adamın başına ne geldiyse gül suyundan gelmişti. Biri elleriyle başını ovalarken, diğeri ateşi düşsün diye ıslak samanı getirip göğsüne sürüyordu. Bir tanesi de öd ağacı ile şekeri karıştırıp zavallının başı ucunda tütsü yapıyordu. Bir başkası ise hafifleyip ferahlaması için elbiselerini soydu. Öte yandan da biri elini tutmuş nabzını kontrol ediyordu. İçlerinden biri; ''Acaba şarap içmiş, esrar çekmiş veya afyon yutmuş olmasın'' dedi. Hemen eğilip ağzını kokladılar. Öyle bir alâmet yoktu. Adamın durumuna halk şaşırıp kaldı. Itır çarşısında, yığılıp kalan adamın durumu ağızdan ağıza yayıldı. Tanıyanlardan kim olduğu öğrenildi. Akrabalarına haber salındı. Adamcağız deri ustasıydı. Gürbüz ve akıllı bir erkek kardeşi vardı. Haberi alır almaz koştu geldi. Yanında bir parça köpek pisliği de getirmişti. Ben onun neden bayıldığını biliyorum. Sebebi bilinince çare bulmak kolaylaşır dedi. Kendi kendine, ''Ağabeyim rızkını elde etmek için yıllardır pis kokuların içinde deri tabaklayarak çalışır. Pisliğin kokusu onun beynine, damarlarına kadar sinmiştir. Hayatında ilk kez böyle bir ıtır çarşısından geçtiğinden güzel kokular onu kendinden geçirmiştir'' diye düşündü. Dericinin kardeşi vereği ilâcı kimseler görmesin diye halkı uzaklaştırdı. Gizli bir şey söylüyormuş gibi başını ağabeyinin kulağına yaklaştırdı. Farkettirmeden elindeki ezilmiş pisliği de ağabeyinin burnuna sürdü. Az sonra adam ayıldı ve kendine geldi. Seyredenler hayretler içinde kalarak, ''Bu adam hastaya bir efsun okudu, kulağına üfledi. Âdeta ölmüş adamı kurtardı dediler.
***
Öğüt veren kimseler, pisliğe batmış kişinin iyileşmesi ve ona bir kapı açılması için; amber ve gül suyu ile tedavi etmek isterler. Ancak, pislik içindeki insanlara temiz nimetler hoş gelmez. Temiz nimetlerin, güzelliklerin tadına varmak için önce pislikten uzakta yaşamak gerekir. Oysa, onlar bok böceği gibi pislik taşır dururlar. Bu yüzden de gül suyundan bayılırlar. Kime öğüt miski, nasihatçinin sözlerinden yayılan güzel koku fayda vermezse, muhakkak o kötü kokulara alışmıştır. Burnunu pislikten çıkarmıyorsan sen de o nurdan nasibini alamazsın.

...Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, “şuram ağrıyor” bir de, “başım dönüyor”, “yanıyor avuçlarım”
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş, yaşıyorcasına...