Zaman öylece durmamış. Zaman yıkamış beni, sürükleyip götürmüş, sanki kumdan bir kadınmışım da dikkatsiz bir çocuk tarafından suya çok yakın bir yere bırakılmışım gibi.
Yürümek istemediğiniz yerler vardı; pencere ya da kapı kilitleriyle ilgili, perdeleri çekmek ve ışıkları açık bırakmak gibi önlemler vardı aldığınız. Yaptığınız bu şeyler dua gibiydi; onları yapar ve sizi koruyacağını umut ederdiniz. Hem çoğu zaman korurlardı da. Ya da bir şey korumuştu; hâlâ hayatta olduğunuz gerçeğinden çıkarabilirdiniz bu sonucu.
Karanlık çöküyor. Ya da çökmüş. Güneş gibi yükseliyor demek yerine neden karanlık çöküyor denir? Oysa doğuya bakarsanız, günbatımında, karanlığın çökmek yerine yükseldiğini görebilirsiniz; ufuk çizgisinden yukarı, bir bulut örtüsü ardındaki kara bir güneş gibi gökyüzünde yükselen karanlık. Görünmeyen bir ateşten çıkan duman gibi, ufuk çizgisinin hemen altında ateşten bir hat, orman yangını ya da yanan bir kent. Ama gene de karanlık çöküyordur belki, çünkü ağırdır, gözler üzerine çekilen kalın bir perde.
Değişik vesilelerle, hemen hemen bütün Müslüman ülkelerini gördüm, gezdim. Gerek üniversitelerdeki ilmî programlarda, gerekse camilerdeki dinî programlarda yapılan konuşmaların hemen hemen tamamında, mutlaka Kur'ân'ı Kerim'in, "اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ" âyet-i kerimesi dile getirilerek, okumanın ne kadar önemli olduğu hususu üzerinde durulur. Fakat üzülerek belirtelim ki, dünya Müslümanlarının çok azı bu ilâhi emre uyup kitap okurlar!
Evet; bir zamanlar okudular ve binlerce cilt kitap yazdılar; dünyanın efendisi oldular.
Fakat ne olduysa, oldu; Müslümanlar Allah'ın emri olan okumayı terk ettiler ve bu terk etmenin sonucunda da dünyanın en cahil insanları arasına girdiler!