Bir anadan doğmuş insan, öldürmenin ve acı çektirmenin ayrıntıları üzerine nasıl bu kadar dâhice düşünebilmiş, nasıl bu kadar yaratıcı olabilmişti? Basit bir şeydi ölmek. Nasıl böyle karmaşık ve uzun bir şeye dönüşebilmişti? Kim kurmuştu işkence sehpasının bu düzeneğini? Bu ızgaralı demir yatağın ölçülerini hangi zihin oranlamıştı? Kim hesaplamıştı ipi geren bu çarkın oranını? Çarmıh halatını kaydırmak için oluklar açmayı, onları yağlamayı kim akıl etmişti?
Ne yatıştırır bu ruhun sızısını, bu bedenin acısını ne dindirir? Bu öfkeyi ne sakinleştirir? Demek doğru değildi acıyı sadece çekenden sormak gerektiği.
Oysa gecenin sessizliğinde dağlar sonsuz, gökyüzü yıldızla doluydu. Hafif rüzgar ve içine dolan duygu. Ruh sonsuz olmasaydı nereden bilirdi bu duyguyu? Başka bir dünya vardı, bunu hiç kimse söylemese bile sadece şu yıldızlara bakarak kandilci de anlardı.