Bilimkurgu denince akla genellikle uzay gemileri, yapay zekâlar ve uzaktaki gezegenler gelir. Hyperion ise bunların da ötesine geçerek bilimkurguyu edebiyatla, felsefeyle ve insan ruhunun en derin korkularıyla harmanlıyor. Bilimkurgunun üç büyük ödülü olan Hugo, Nebula ve Locus ödüllerini tek başına alarak bile önemini belli eden bir başyapıt.
Hikâye, Hyperion gezegenine doğru yola çıkan yedi hacının yolculuğunu anlatıyor. Ancak kitabın asıl gücü, bu yolcuların geçmişlerini ve neden bu yolculuğa çıktıklarını anlattıkları bölümlerde yatıyor. Her biri farklı bir türde yazılmış gibi hissettiren bu hikâyeler; aşk, yapay zeka, cyberpunk, dini inanç, savaş ve askeri bilimkurgu, fedakârlık, zamanda yolculuk, kavramları üzerine unutulmaz anlatılar sunuyor. Kitapta 6 ayrı hikaye anlatarak aslında tek başına bir romandam ziyade 6 ayrı minik hikaye içeren, 4 kitaplık hyperion kantalorı serisine bir giriş kitabı gibi. Ayrıca korku ögeleri içeren bir bilimkurgu kitabı ilk defa okudum. Ve kitaptaki korku ve gerilim hissini bu kadar iyi yansıtması gerçekten çok başarılı.
Ve tabii ki Shrike… Bence bilimkurgu edebiyatın en ürkütücü ve gizemli figürlerinden biri. Onun hakkında her yeni bilgi merakı artırırken, cevaplardan yeni sorular doğuyor. 29. yüzyılda insanlığın galaksiye yayıldığı bir evrende uzak bir gezegen olan Hyperionda Shrike adı verilen insan-dışı bir varlığa karşı yolculuk ve yaşanmışlıklar…
Hyperion, sadece bir macera değil; sabır isteyen, düşündüren ve okurunu ödüllendiren bir eser. Bence bilimkurgu okumayanların bile şans vermesi gereken, türün sınırlarını aşan bir başyapıt. Kitapta belki tek sevmediğim şey ise yazarın John Keats adlı bir şaire olan takıklığı. Edebi ünlü bir şair olduğunu anlayabiliyorum ama hiç tanımayan insanlar için bir noktadan sonra can sıkıcı