“Bu mektubu okuduğunda yıkılmayacağına söz ver, çünkü
ruhundaki büyük kara girdabını tanıyorum. Seni çok seviyorum.
Sebebini sorgulama, düşünme. Sadece beraber yaşadığımız gü-
zel günleri hatırla. Ben bencil bir şey yaptım. Bir haftadır, bun-
dan nasıl kurtulacağımı, senin yüzüne nasıl bakacağımı, yeniden
nasıl elini tutup gözlerine bakacağımı, duygularımızı nasıl bir-
leştireceğimi bilmiyordum. Aptalca bir şey yaptım ve bunun be-
delini ödemek zorundayım. Sana yaptığım şey için çok üzgünüm,
ne olur yanlış bir şey yapma! Senin hiçbir kabahatin yok.
Şu an bunları yazarken gerçekten utanıyorum ve senin bun-
ları okurken ki hâlini hayal etmeye çalışırken daha da üzülüyo-
rum. Çok özür dilerim ama her şey birdenbire oldu, ben de nasıl
olduğunu anlamadım. Kendimle yüzleştiğimde, bunu yapmayı
arzuladığımı fark ettim. Bu bir itiraf mektubu değil, çünkü olan
oldu. Bu bir aşk mektubu değil. Yaşanan yaşandı. Bu yalnızca
benim samimiyetle hissettiklerimi açıklamaya çalışmam. Bunu
sana borçluyum, en azından bunu yapmalıyım. Bunu kendime
de borçluyum. Senin hayatından çıkmak zorunda oluşumun so-
rumluluğu var üzerimde. Beni sevdiğin için ama en çok da emek
verdiğin için minnettarım. Yaptığımın izahatı yok. Şimdiye dek
bunu ne düşündüm ne aklımın ucundan geçti oysa. Benim de an-
lamakta zorlandığım şey bu: İnsan nasıl olur da berrak bir zihin-
le yaşayamaz? Benim yaptığımın, zihnimin arkasında bir yerde
tasarlanmış ya da zihnimden geçmiş olması gerekmez mi? İşte
tam da bu yüzden, bu bencil ve alçak duygu beni bu mektubu
yazmaya ve akabinde yapacaklarıma zorluyor.
Kabul edemedim Mero’m, Sindirip yüzüne bakacak kadar
kendimi kandıramadım. Belki sen bunu yapmamı istemezdin,
ama dedim ya bu seninle ilgili değil. Çok üzgünüm. Bunu na-
sıl yorumlarsak yorumlayalım gerçek değişmeyecek. Ben