“Hey millet, ben ölmeye karar verdim! Niye biliyor musunuz? Çünkü yaşım yirmi yediye geldi dayandı, benim gibiler daha fazla yaşamamalı... Allah korusun, ya ölmeye değil de üremeye karar verseydim!”
Kanat Güner’in bu satırlarıyla başlamak istedim incelememe; çünkü bu ifade, yalnızca bireysel bir çöküşün değil, aynı zamanda bir kuşağın sessiz çığlığının yankısıdır. Henüz 28 yaşına basmadan bir bar tuvaletinde yaşamına son veren Güner’in bu trajik vedası, “yaşamayı istememek” eyleminin basit bir kararsızlık değil, derin bir varoluşsal çöküş olduğunu gözler önüne seriyor.
Hayat herkese eşit davranmıyor. Bazıları için sıradan olan meseleler, başkaları için ölümcül hale gelebiliyor. Kanat Güner, genç yaşta hayatın bütün ağırlığını omuzlarında taşımaya başlamış, “sistemin dışına fırlatılmış” bireylerden biriydi. Etrafındakiler için bir tercih gibi görünen şeyler –iyi bir üniversite kazanmak, sosyal ilişkiler kurmak, “sağlıklı” alışkanlıklar edinmek– onun için asla basit veya mümkün olmadı.
Güner’in yaşamla kurduğu gerilimli ilişki, Eroin Güncesi’nde otobiyografik bir anlatıyla somutlaşıyor. Tıbbiyeyi kazanmış bir bireyin, eroine “küçük bey” diye seslenerek onu bir erkek figürle özdeşleştirmesi, uyuşturucuya duyulan bağımlılığı yalnızca kimyasal değil, aynı zamanda duygusal, hatta erotik bir düzlemde de kurduğunu gösteriyor. “Hiçbir kadın o kadar kaba ve iğrenç olamaz” derken, hem bağımlılığın çelişkili doğasını hem de erkek egemen dünyanın gölgesinde şekillenen ikili ilişkileri ironik bir biçimde sergiliyor.
Yazar, “İşin gülünçlüğü ortadan kalkınca her şey çok daha acı, çok daha dayanılmaz oluyor” diyerek, trajikomik bir varoluşu işaret ediyor. Bu noktada, onun çocuk yuvalarında palyaçoluk yapması yalnızca bir ekonomik faaliyet değil, aynı zamanda hayatın absürtlüğüne