"o günlerde insanların yaşama biçimlerine, özellikle de zenginlerle yoksulların birbirleriyle ilişkilerine dair genel bir izlenim vermeye kalkıştığımda, o zamanki haliyle toplumu, insan kitlelerinin koşulduğu ve oldukça inişli çıkışlı, kumlu bir yol boyunca kan ter içinde çekmeye zorlandığı devasa bir arabayla kıyaslamaktan daha iyisi gelmiyor elimden. sürücüleri açlıktı ve arabanın ilerleyişi, doğası gereği oldukça yavaş da olsa zaman yitirmelerine izin vermezdi. arabanın bu denli çetin bir yolda çekilmesinin zorluğuna karşın, üstü, en dik bayırlarda bile asla aşağı inmeyen yolcularla doluydu. tepedeki bu koltuklar oldukça havadar ve rahattı. toz topraktan tümüyle korunan yolcular, manzaranın tadını keyifle çıkarabilirler ya da arabaya koşulmuş yorgun takımın meziyetlerini aralarında kıyasıya eleştirerek tartışabilirlerdi. doğal olarak böyle rahat yerlere talep çoktu ve bu koltukları kapma uğruna kıyasıya bir rekabet vardı; bu yüzden de herkesin yaşamdaki ilk amacı, arabada kendisi için bir yer kapmayı ve bu yeri kendisinden sonra da çocuğuna bırakmayı garantilemekti.