Kitapların dünyasına girmeden önce herkesin görebileceği şeyleri ben de görüyordum. Vazodaki çiçeği, dalındaki meyveyi, bir resmin renk armonisini... Okudukça vazodaki çiçeğin solgunluğunu, dalındaki meyvenin olgunlaşıncaya kadar geçirdiği evreleri, resimdeki en güzel rengin yanı sıra o resmi güzel kılan fırça darbesinin hangi figür üzerinde olduğunu, nasıl bir ruhtan çıkarak tuval üzerinde ete kemiğe büründüğünü görmeye, seçmeye başladım.
Tam bana bakmaya başladığı anda, sanki güvercinden ziyade onunla ilgili değilmişim gibi, ne zamandır sanki bu anı beklemiyormuşum gibi dikkatimi başka bir şeye yöneltme telaşına düştüm. İnsan, kendisine bakıldığını hissedince neden başka şeylerle meşgul görünmek isterdi ki?
O soru yine aklına geliyor: Suyunu versen, hiçbir şeyini eksik etmesen de neden tutunamıyor? Bazen olmuyor işte. Tüm benliğinle sevgini, ilgini, özverini versen de büyümüyor, filizlenmiyor. Her gün bir cümleyi bir cümleye eklesen de tam bir metin olmuyor. Ne kadar yürüsen de yol bazen hiçbir şey vermiyor. Yürümek yolun vefası ama yol çoğu zaman bivefa oluyor.