meryem bostanoğlu

Şimdiye kadar Latincenin ölü bir dil olduğunu bilirdim. Şimdi onun ölümün dili olduğunu biliyorum. Ölüm Latince konuşur. Her tıbbi tanım, sizi aslında canlıların sıradan saflarından çıkarır. Dil bir kliniğe dönüşür. Ve açıklama ne kadar detaylı olursa,kişi o kadar yabancılaştırılır. O artık bir insan değil bir hastadır.
Sayfa 32·Kitabı okudu
Reklam
Nutkun canı ve kudretiyle ilgili seneler önce bir menkıbe dinlemiştim. Osmanlı Istanbul'unda nefesinin kuvvetiyle meşhur bir Cerrâhî şeyhi varmış. Bir gece şeyh efendi bir akşam yemeğine davet edilmiş. Davetlilerden biri Osmanhı'nın Tababet Nâzırı (Sağlık Bakanı) imiş ve bu zat tıp eğitimini Paris'te almış Nâzır, kendi Batı eğilimli tahsiliyle pek iftihar eder ve şeyh efendi gibi "eski kafalı" Müslümanları hakir görürmüş. O akşam davet sahibınin kızı sara nöbeti geçirmiş ve adamcağız şeyh efendiden kızını okumasını niyaz etmiş. Şeyh efendi kıza nefes edince kızda hemen rahatlama emareleri görülmüş. Nâzır bu hale pek bozulmuş ve, "Bırakın efendim böyle bâtıl işleri! Modern Batı tıbbı var artık. Eski kafalardan çıkma böyle saçmalıklar bizi geri bırakıyor. Modern dünyada yaşıyoruz. Böyle üfürükçülükle birilerini iyileştirmek safsatası yerine artık doğru dürüst ilaçlar var..." gibilerinden çıkışmış. Şeyh efendi nâzıra dönerek, "Böyle anlayışsız davarları nâzır yaptıklarını bilmiyordum!" demiş. Nâzırın rengi kül gibi atmış sonra da öfkeden kızarmış. Şeyh efendi devamla, "Böyle sefihlerin, ahmakların devlet-i âlîmize hizmet etmesine nasıl müsaade edilir!" demiş. Nâzıın öfkeden nefes alış veriş dengesi bozulmuş. Tam o sırada şeyh efendi tavrını yüz seksen derece değiştirerek, "Evlâdım, nasıl da müteessir oldunuz hemen. Şöyle biraz istirahat buyurun da kendinize gelin. Böyle öfkelenmek sıhhatinize hiç iyi gelmez," demiş. Nâzırın nutku tutulmuş. Efendi hazretleri devam etmiş, "Evlâdım gördünüz mü, ölümlü bir âdemin sözleri sizi nasıl etkiledi. Tansiyonunuz fırladı. Kalbinizde çarpıntı oldu. Bir beşerin birkaç kaba sözü sizi böylesine etkilediyse ölümsüz olan Allah'ın Ebedî Kelâm'indan ayetlerin etkisi nasıl olmaz?"
Zikrullah Namazda olduğu gibi zikirde de hareketlerimiz Allah'ı kalbimize davet etmek içindir. Muzaffer Efendim bize şöyle öğretmiştir, "Lâ ilâhe illallah dediğimizde 'Hiçbir ilah yoktur, ancak Allah vardır,' deriz. 'Lå' yok demektir. Lâ hecesi lam ve elif'ten müteşekkildir ve iki harf birlikte süpürgeye benzer; Lâ, kalbimizi temizlediğimiz süpürgedir. Orada birikmesine müsaade ettiğimiz tozları, putları ve dünyevi bağları temizleyip giderir."' "Lâ ilahe," (İlah yoktur) derken kafamızı sağa çeviririz. Çünkü çoğumuz sağ elini kullanır, bu da en aktif tarafimıza dönüş demektir. Sağ ellerimiz eşyaları kavrar ve etrafımızdaki dünyayı kontrol etmeye çalışır. "Lâ ilâhe," derken bu hareketi yapmak bütün bu güç-kuvvet ve kontrol vehimlerine "Hayır, yoksunuz!" demek anlamını taşır. Ben-merkezci hırslarımıza ve dünyayla şartlanmışlık-alışkanlıkla şekillenmiş etkileşimimize, "Hayır," deriz. Alışkanlıkla otomatik yapılan, nefs odaklı, inat temelli hiçbir fiilimizle Allah'ı bulamayacağımızı ikrar ederiz. onra başımızı sola çevirir ve aşağı kalbimize doğru indirirken, "Ilallah," (ancak Allah!) deriz. Lâ ilâhe, yip temizlediğimiz kalp sarayımızın tahtına, "İllallah," diyerek Allah'ı koyarız. Kelime-i tevhitte Allah's temizlenmiş bir kalp evine koyarız. Kalbin ilahi bir mabet olduğunu ve Allah tarafından bizzat Zât-1 Akdes'i içın yapıldığını bilvesile tekrar hatırlayalım. Zikirde Allah derken başlarımızı sola aşağı doğru indiririz. Allah lafzını kalbimize doğru süreriz. Bazen bir kez "Allah" veya "lâ ilahe illallah" demek insanı vecde getirir. Öyle bir dem gelir ki Allah'ın esmasından herhangi birinin bir kerecik tekrarı bizi adam eder.
İbrahim bin Edhem Hazretlerinin her zaman dik oturduğu ve dik durduğu rivayet edilir. Asla omuzları düşük veya öne eğık durmazmış. Oturduğu zaman, namazdaki gibi otururmuş. Kendisine neden her zaman böyle mükemmel bir diklikle oturduğu sorulduğunda şöyle demiş, "Ilk derviş olduğum yıllarda bir gün rahat bir şekilde, bir yastığa yaslanmış oturuyordum ve o sırada bir nida geldi, 'Namazda böyle oturmazdın. Şu anda Allah'ın daha mı az huzurundasın?' diye. O zaman her daim Allah'ın huzurunda olduğumu anladım ve o zamandan beri asla omuzları düşük veya eğik bir vaziyette dahi durmam." Işte o böyleydi. Bizler de kendi kabımızca onun gibi velilere benzemeye çalışabilir ve Allah'ın izniyle benzeyebiliriz. (İbrahim bin Edhem Hazretleri hakkındaki hikâye ve menkıbelerin çoğu Feridüddin Attâr Hazretlerinin Tezkiretü I-Evliyâ'sından gelmektedir.)
Büyük bilge Hâkim Tirmizî, kalbin dört mertebesi olduğunu yazmıştır. Birinci mertebe en dışta bulunan "sadr"dır. Bu, kalbin dışıdır ve dış dünyayla etkileşimimizi onunla sağlarız. Sonraki mertebeler fu'âd (kalbin kendisi), hafi (iç kalp) ve ahfå'dır (kalbin kalbi/için içi). Tirmizi, bu kalp mertebelerini ev örneği ile anlatıyor. Sadr, evi çevreleyen arazi gibidir. Arazi çitlerle çevrili bile olsa gelen geçenler ve hayvanlar kolaylıkla girebilir. Fu'âd, evin kendisidir. Vahşi hayvanlar dışarıda kalır ve ziyaretçiler girmek için izin almak durumundadır. Bu, sadra göre daha emin ve daha özel bir bölümdür. Hafi (iç kalp), evin merkezindeki hazine odası veya kasa gibidir. Paha biçilmez yadigârları da dâhil olmak üzere ailenin en kıymetli şeyleri orada saklanır. Kasa odası daima kilitlidir ve orasının anahtarı sadece evin beyinde ve hanımında vardır. Ahfä (kalbin kalbi / için içi) ise o hazine odasının içindeki kıymetli şeyler gibidir. Hazine odasına girebilmek için bir kimse sadr kapısından girip, fu'âd'dan geçip hafi'ye gelmeli ve oradan girmelidir. Efendim, ahfä'nın Allah tarafindan yine Kendisi için yapılmış bir mabet, bir Beytullah olduğunu söylerdi Onun içindeki ruhumuz ilahi bir kıvılcımdır ve bütün kâinatı aşıp geçen latif/müteal bir yapıdır. İçimizdeki bu aşkın kıvılcım bir anda bütün kâinatı tutuşturabilir. Dervişler olarak, Allah'ın her bir insanın kalbindeki ahfâ'ya nurunu yerleştirdiğini her zaman aklımızda tutmamız lazımdır. Bunu hatırlayabilirsek herkese hürmet ederiz ve başkalarına hizmet etmek yoluyla Allah'a hizmet şerefini kazanamadığımızı fark ederiz.
Reklam