Afrika'ya yaptığı ilk gezilerinden birinde, Kara Kıtada'ki ilk yılında, adını unuttuğu bir kabilenin (acaba Bangiler miydi?) küçücük köyünde birkaç gece geçirdiğini hatırladı. Bir tercümanın yardımıyla köy sakinlerinden birkaçıyla sohbet etmişti. Böylelikle, topluluktaki yaşlıların, öleceklerini hissedince, üç beş parça eşyalarını bir çıkın yaparak, sessizce, hiç kimseyle vedalaşmadan, kimseye görünmemeye çalışarak ormanın içlerine sokulduklarını öğrenmişti. Sakin bir yer, bir gölün ya da ırmağın kıyılarında küçük bir kumsal, ulu bir ağaç gölgesi, kayalık bir tepe arıyorlardı. Hiç kimseyi rahatsız etmeden ölümü beklemek üzere oraya uzanıyorlardı.
"Bana öyle geliyor ki sizin anlamadığınız bir şey var. Önemli olan kazanmak değil. Elbette kaybedeceğiz bu savaşı. Önemli olan dayanmak. Karşı koymak. Günlerce, haftalarca. Ve öyle bir şekilde ölmek ki, bizim ölümümüz ve bizim kanımız, İrlandalıların vatanseverliğini artık karşı konulamaz bir güce çevirene kadar katlansın. Önemli olan, biz ölenlerin her birimizin yerine yüz devrimcinin doğması. Hıristiyanlıkta da öyle olmadı mı?"