Spinoza Problemi, iki uç ruhun romanı: Bir yanda düşünmekten vazgeçmeyen, bedelini bile bile hakikatin peşinden giden Spinoza; diğer yanda nedenini bile tam olarak bilmediği bir nefrete tutunarak var olmaya çalışan Alfred Rosenberg. Biri düşünceyle özgürleşiyor, diğeri düşünceden kaçtıkça karanlığa saplanıyor.
Spinoza’yı bu kadar etkileyici kılan şey, sadece zekâsı değil; yaşadığı çağda bu denli cesur olabilmesi. Tanrı’yı, dini, geleneği sorgulamak bugün bile çoğu insan için konforsuzken, onun döneminde bu neredeyse bir ölüm fermanıydı. Aforoz edilmek, dışlanmak, yalnız kalmak… Spinoza bunların hepsini bilerek “düşünmeye” devam etti. Kitap boyunca onun sessiz ama sarsıcı direnişini okuyoruz: Bağırmıyor, savaşmıyor, kimseyi ikna etmeye çalışmıyor. Sadece hakikatten vazgeçmiyor. Ve bu, en gürültülü isyandan bile daha güçlü.
Alfred ise bunun tam karşısında duruyor. Onun Yahudi nefreti, rasyonel bir zemine oturmuyor; açıklanamıyor, temellendirilemiyor. Sanki içindeki boşluğu doldurmak için bir düşmana ihtiyacı var. “Sen fikirleri seviyorsun, insanları değil” cümlesi, Alfred’i de, onu doğuran zihniyeti de özetliyor. İnsanla temas etmekten kaçan, ama bir fikre (özellikle de nefret fikrine) körü körüne bağlanan bir ruh. Spinoza’nın düşünceyle özgürleştiği yerde, Alfred düşünceyi bir silaha dönüştürüyor.
Kitabın asıl çarpıcılığı burada yatıyor: Aynı dünyada, aynı yüzyılın artıkları içinde, iki insan… Biri düşünerek yalnızlaşıyor ama insan kalıyor. Diğeri ait olmak uğruna insanlıktan uzaklaşıyor. Spinoza “bir şeylerin parçası olamayıp, hep dışarıda kalmayı” kabullenirken bile içsel bir bütünlük kuruyor. Alfred ise bir bütünün parçası olmak isterken kendi içini parçalıyor.
Spinoza Problemi bana şunu düşündürdü: Cesaret her zaman bağırmak değildir. Bazen sadece düşünmeye devam