Kitapların dostumuz olduğunu söyleriz her zaman. Ama bazı dostları daha çok sevdiğimiz de bir gerçektir.
Ben, beni iç dünyamın karanlık dehlizlerine atıp orada yalnız bırakan, çaresizliğimi yüzüme vuran ya da hüznün dibine vurup mendil bile vermeden çekip giden dostlardan ziyade…
Karanlık yollarda bana eşlik eden, kendimle yüzleşmeye korktuğum yönlerimi keşfetmeme yardım eden, elimi tutan ve yol gösteren dostları seviyorum.
İşte Yalom tam olarak böyle bir dost.
Kitapları “hadi bakalım, içine bir göz atalım” demeden; sessizce, nazikçe kendi dünyasına çekiyor sizi. Ve o dünyanın kapısından içeri adım attığınız anda, aslında kendi ruhunuzun aynasına bakmaya başlıyorsunuz.
Divan da bunun en sade, en çıplak örneklerinden biri.
Bu kitapta yalnızca bir terapistin gözünden hastalarını değil,
insanın tüm zayıflıklarıyla, çelişkileriyle ve içsel yaralarıyla nasıl iyileşebileceğini okuyorsunuz.
Olaylar hakkında bilgi vermekten kaçındığım için ne yazacağımı da bilemiyorum.
Ernest'in yenilikçi bakış açısına karşı, Marshall'ın geleneksel yapıdan vazgeçmemesi, Carol'ın intikam girişimi, Paul'un dostluğu.. Hepsi ayrı bir ders niteliğinde.
Ama bence en önemli nokta Ernest'in direnç göstermesi, iradesini ortaya koyması ve mesleki etikten ödün vermemesi.
İkilemde kalmalar, iç sesler, cevap vermek için beklerken yapılan muhasebe hepsi bambaşka derinlikte.
Açıkçası başta cinsellik ön planda olunca, hep böyle mi gidecek diye tedirgin olmadım değil ama devamındaki psikolojik derinlik beni içine alıp götürdü, büyük keyifle okudum. Özellikle son 40-50 sayfa muhteşemdi, Bolca altını çizdim.
“Rüzgâr tersine eser ama bazen doğru kapıya savurur.”
"Şuan yaşamakta olduğu mutsuzluğun kendisi için kalıcı bir durum olduğuna, sonsuza dek değişmeden kalacağına inanıyor. Tabii