Konusu ve anlatım biçimiyle Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en büyük romanı olabilecek bu kitabı alın, okuyun ve hayatınızı nasıl da ikiye ayırdığını görün: Şair’i okumadan önceki ve okuduktan sonraki hayatınız. Kesinlikle hayatınıza etki edecek ve etkisinden uzun süre kurtulamayacaksınız. Etkisinden kurtulduktan sonra hazine arayan biri gibi tüm kitap satılan yerlerde Rafet Elçi imzalı kitapların peşine düşeceksiniz. Ağzınız açık büyük bir hayranlıkla kitabı okurken anlatımın üstünlüğü sizi büyülerken, yazar nasıl oldu da böyle şeyler düşündü ve yazdı demekten kendinizi alamayacaksınız. Okuduğumda zevk aldığım, bazı sayfalarını, bölümlerini geri dönüp tekrar tekrar okuduğum bitirdikten sonra yine baştan başlayıp okumayı düşündüğüm bir şaheser. Kitabı okuduktan sonra tüm bu yazdıklarımın abartı olmadığını görecek, bu kitabı okuduğunuza kesinlikle çok sevinecek ve daha önce okumadığınız, bu kitaptan haberdar olmadığınız için hayıflanacaksınız.
Başının ve sonunun nerede olduğunun belli olmadığı, şiire âşık insanların yaşadığı çöllerde dünyada daha güzelini hiçbir gözün görmediği Sara için, iki şairin çöl ortasında güneşin acımasız sıcaklığıyla kuruyan dudaklarının suya olan hasretinden daha büyük, derin bir istekle Sara’yı arzulamaları ve O eşsiz güzelliğe sahip olabilmek için şiirleriyle mücadele etmeleriyle roman başlıyor. Tuleyle ve Zeyd iki hırslı âşık şair. En güzel şiiri yazıp söyleyen, Sara’ya sahip olacak. Tuleyle’nin kendisine ait olmayan sözlerle hile yapıp yarışmayı kazanması. Zeyd’in yenilginin verdiği acıyla başını alıp dillerini bilmediği insanların yaşadığı soğuk ve uzak diyarlara gitmesi. Aşk, vicdan azabı, savaş, tarih, gözyaşının iç içe bulunduğu akıcı ve özgün üslubu ile bu roman tam bir başucu kitabı.
Kitapta Persler, Doğu Romalılar, Türkler,