M

M
@mg2404
Tanımlamak?
Bu itirazlardan ilkini herkes bilir ve yeri geldikçe kullanır. Çağımız tanımları sevmez. Tüm ''nedir?'' soruları ona şüpheli gelir. Bugün hala Kadın'ı tanımlayabilir miyiz? Ve Fransız, Siyah, Yahudi peki, tanımlanabilir mi? Sanatın ne olduğunu söylemeyi kim aklının ucundan geçirebilir? -işin ehillerini güldüren sorular. Hatta ''tutucu'' bile görünür bu girişimler. ''Modernite''nin bize öğrettiği şey, hiçbir gerçekliğin değişmez ve evrensel olmadığıdır. Haliyle duygular da sabit değildir. Öyleyse aşkın özü diye bir şey yoktur; antropolojik olarak ve tarihsel olarak değişkendir: On ikinci yüzyıldaki halk ozanlarının erotizminden yirminci yüzyılın başındaki aşk evliliklerinin zaferine; on yedinci yüzyıldaki tutkulu aşktan on dokuzuncu yüzyıldaki romantik aşka hep değişmektedir. Duygular tarihseldir. Ve dolayısıyla tarihe bağlı olarak değişkendirler. Tinder bağımlıları yüzyıl öncesinin kibar aşıklarını hala anlayabilir mi? Antik Yunan'da oğlan çocuklarına yapılan kurların, ''pedofili'' bugün bir suçken hala anlamı olabilir mi? Göreceliği arkasına alan aynı itiraz antropolojik terimlerle de formüle edilebilir: Trobriand Adası sakinlerinin cinsel yaşamını inceleyen Malinowski'nin çalışmalarını okursak, Genç Wertherin Acıları'nı daha iyi anlar mıyız?
Sayfa 11
Reklam
Aşk söz konusu olduğu için, seks artık bir başkasını kendine mal etmeye yönelik zalimce bir ihtiyaç değildir, yine benim gibi bir arzu öznesi olan filan başkasıyla birleşmeye yönelik dostça arzudur. Yeni başlamış aşıkların sakar erotik dikkatleri veya saygılı beceriksizlikleri bu yüzdendir.
Sayfa 52
"Sizi seviyorum. Hepinizi seviyorum. Böyle davranmayın. Siz. kadınlar. Bırakın bunu. Sizi sevdiğimi görmüyor musunuz? Sizin için ölürüm, öldürürüm. Size seviyorum diyorum. Tanrım, acı biraz. Ne yapacağım? Bu allahın cezası dünyada ne yapacağım ben?..'' Gözyaşları sel gibi yanaklarına akıyordu tüfeğinin namlusunu. yaşamı boyunca arzuladığı, kadınmış gibi kucaklamıştı. "Tanrım bana nefret ver," diye inledi. "Nefrete razıyım. Ama bana sevgi verme. Sevgiye dayanamıyorum, Tanrım. Taşıyamıyorum onu. Tıpkı Bay Smith gibi. O da taşıyamamıştı. Çok ağır. İsa Efendi, bunu sen bilirsin. Hepsini bilirsin. Sevgi ağır değil mi? Görmüyor musun, Tanrım? Kendi oğlun dahi taşıyamadı onu. Eğer onu öldürdüyse, beni ne yapacağını bir düşünsene? Hı? Hı?" Yine öfkeleniyordu.
Sayfa 43 - Sel Yayıncılık
Zarif, esprili ifadesinin yerini bir söylev ciddiyeti almış olan Arthur, doruğa ulaşmak üzereydi: "Bu akşam, bu salonda otururken açlıktan ölmek üzere olan Çin köylüsünün çığlıkları kulaklarımızda yankılanıyor. Dünyanın öbür ucundan geliyor bu çığlıklar. Yakında, umuyoruz ki bu sesler çok daha güçlü duyulacak, diplomatların boş konuşmalarını, silah üreticilerinin karılarının masum çocukların kanı pahasına satın alınan incileriyle boy gösterdiği lüks otellerdeki dans orkestralarının müziğini bastıracak. Evet, bu çığlıkların Avrupa'daki ve Amerika'daki fikir sahibi adamlar ve kadınlar tarafından duyulmasını sağlamalıyız. İşte o zaman, ancak o zaman bu insanlık dışı sömürüye, bu insan ticaretine dur denebilir... "
Sayfa 63
Cinayet muhabirleri ve caz yazarları Almancayı daha önce hiç olmadığı kadar geliştirmişlerdi. Gazetelerin hakaret konusundaki kelime hazneleri (vatan haini, Versailles yalakası, katil domuz, Marx-düzenbazı, Hitler-batağı, Kızıl-bela) aşırı kullanım sonucunda, Çinlilerin kullandığı, resmiyet içeren kibarlık ifadelerini hatırlatmaya başlamıştı. Goethe standartlarından çıkan Liebe kelimesi artık bir orospunun öpücüğünü bile hak etmiyordu. Bahar, ay ışığı, gençlik, güller, genç kız, sevdalılar, yürek, Mayıs: Bireysel kaçışı destekleyen bütün o tangoların, valslerin, fokstrotların yazarları tarafından dağıtılan, acıklı biçimde değer kaybetmiş bir para birimiydi bu. Tatlı bir sevgili bul, krizi unut, işsizliği görme diye öğütlüyorlardı. Uçun, diyorlardı, Hawaii'ye, Napoli'ye, Hayaller Ülkesi Viyana'ya uçun. Hugenberg, Ufa'yı kullanarak her zevke uygun nasyonalizm sunuyordu. Savaş alanı destanları, koğuş hayatını anlatan komediler, savaş öncesi askeri aristokrasinin eğlencelerinin 1932'nin modasına uydurulduğu operetler yapıyordu. Dahi yönetmenleri, kameramanları, şampanyadaki kabarcıkların, ipek üzerinde lamba ışığının pırıltısını alaycı bir üslupla güzel gösteren kareler yakalamak için yeteneklerini konuşturmak zorundaydı.
Sayfa 101
Reklam