Donna Tartt’ın Saka Kuşu romanı elimde epey uzun süre kaldı. Kalınlığıyla baştan göz korkutan, ama içine girdikçe insanı başka yerlere sürükleyen bir kitap. Bir çocuk düşünün; annesini bir anda kaybediyor, bir müze saldırısından tek başına çıkıyor ve yanında küçücük bir tablo taşıyor. O tablo, hem yük hem teselli oluyor ona. Theo’nun hayatı boyunca sürüklenmesi biraz can sıkıcıydı benim için. Hep başına gelenleri yaşadı, kendi kararlarını veremeyen bir karakter gibiydi. Bu da onu zaman zaman yorucu kıldı. Boris ise bambaşka; canlı, deli dolu ama biraz da fazla abartılı çizilmişti sanki.
Roman çok katmanlı; hem bir büyüme hikâyesi, hem suç romanı, hem de sanatın gücünü anlatan bir metin. Ama bu çeşitlilik bazen dağınıklığa dönüşüyor. Özellikle sanat üzerine yapılan uzun uzun konuşmalar, bana biraz öğretici geldi. Bir de kadın karakterler… Pippa, Mrs. Barbour… Onların hep bir kenarda bırakılmış olması içimi burktu. Sanki sadece Theo’nun hikâyesine fon olmak için yazılmışlardı.
Ama tüm bu eleştirilere rağmen kitapta çok güçlü şeyler var. Anlatımın yoğunluğu, kayıp ve yasın ağırlığı, sanatın kalıcılığı… Ve en çok da Boris’le Theo’nun dostluğu. Belki de kitabın en unutulmaz yanı buydu. Eksikleriyle, fazlalıklarıyla, ağır temposuyla Saka Kuşu benim için tam anlamıyla bir “yük” romanıydı; insanı zaman zaman taşımakta zorlayan ama bıraktığında da boşluk hissettiren bir yük.