İnsanlık anlattığı bütün hikayelerde yükselmeyi hayal etmiş. Pegasuslar, Tulparlar filan hepsinin amacı yükselmekti. Peygamberler hep göğe yükselmiş. Çünkü tanrının yükseklerde olduğunu söylemiş bütün dinler.( Göklerdeki Babamız’ı Vatuş’umun.) Bütün inançlar insana yukarıyı işaret etmiş, arşın en yüksek katını. Oysa insan denen yaratık yükselemez kolay kolay, aksine, düşer. Bu gezegende yaşanan gerçek hayatta insan dibe iner, bir kere düşmeye görsün. Tutunamazsa kendi insanlığına, arzın merkezine, ateşin ortasına kadar
düşer.
Uzaklarda aramaya gerek yok, cehennem yeryüzündedir.
Sibel Hanım sana âşık olsa tiramisu yapar babacım, çorba değil. Böyle olur bu işler. Kendimden biliyorum. Ben hep öyle yaptım. Aşık olduklarıma tiramisu, acıdıklarıma çorba yaptım.
Diyorduk ki: Ey yeşil periler, ey ruhumuzun sonsuz gecelerinin eceleri. Söyleyin! Yolları ölümle birleşecek olan bu iki hayat başka türlü yaşanabilir miydi?
Carpe diem! diyordu yeşil periler, elbette her şey sonsuzca başka türlü olabilirdi. Ama çok geç artık, anı yaşayın, zaman çünkü yalnızca ileriye akar.
Ama bu kârhane-i âlemde herkes az-çok bir hesap ödüyordu. Tamam, hiç ödemeyenler de vardı, kabul. Ama bu düşünceyle yaşanmıyordu. Birilerinin zerre hesap ödemeden, tereyağından kıl çeker gibi şu hayattan geçip gittiğini bilmek insanı fena yapıyordu. Bu yüzden bedduayı keşfetmişti insanoğlu, ilenmeyi, kargışlamayı, en kötü şeyleri dilemeyi.