Bizde itiraf yoktur. Bizde bahane, mazeret, gerekçe, sebep, kulp, kılıf, bir dokun bin ah işit vardir. Yaptım ama bi sor, niye yaptımdır bizde itirafın karşılığı. Madem yakaladın suçumu, sor ki sebebini anlatayım, kıvırayım, dolandırayım, böylece asıl mağdurun ben olduğunu gör!
Oysa çocuktum ve ben de herkes gibi olmak istemiştim. Olup bitenler olmamış gibi yapmak, olanları bilmezden gelmek istemiştim. Ama becerememiştim. Unutmak elimizde değildi. Karar verip unutamıyordu insan. Affedemediği gibi. Affetmek de elimizde değildi.
Anneler mi anne olmayanlar mı, ebeveynler mi yahut ebeveyn olmayanlar mı, sahiden kimdir çocuklarını en çok seven?
Çağdaş Fransız filozof Michel Onfray, "Çocuk sahibi olmamayı seçenler" diye yazar,
"müthiş doğurgan ebeveynlerden çok değilse de onlar kadar sever çocuklarını." Şöyle devam eder:
Bir vâris dünyaya getirmekten neden kaçındığını sorulduğunda, Thalès de Milet söyle cevap verdi: "Tam da çocukları çok sevdiğim için... Kim oğlunu veya kızını ölümün kaçınılmazlığıyla, insanların birbirine muamelesinin hainliğiyle, dünyayı kamçılayan bencillikle, para için canımı dişine takma zorunluluğuyla, o degilse güvencesiz işlerle tanıştıracak denli arzulanır bulur hayatı? Ebeveynler sefaleti, mahrumiyeti, yoksulluğu, ihtiyarlığı ve perişanlığı yavrularına aktarmak isteyecek denli nahif, aptal ve öngörüsüz olmayı nasıl başarabilir?