İnsan bedeninin hiçbir uzvu ve işlevi endüstrinin öngörüsünden kaçmıyordu. Gıdalar ya “hafifletilmiş” ya da görünmeyen maddelerle “takviyeli”ydi, vitaminler, omega3’ler, lifler. Var olan her şey, hava, sıcak ve soğuk, otlar ve karıncalar, terleme ve horlama, her şey, bunların bakımına ya da giderilmesine yönelik sonsuz sayıda mal ve ürünün yaratılması için bir sebepti, bu amaçla gerçeklik sürekli alt birimlere bölünüyor ve nesneler geometrik dizi şeklinde katlanarak çoğalıyordu ... İspanya sahiline ulaşma umuduyla bir tekneye tıkıştırılan kaçak göçmenler de dahil, herkes için özgürlüğün sureti bir alışveriş merkezi, mal ve ürün bolluğundan neredeyse yıkılacak hipermarketlerdi.
Gençler, özellikle de başka herhangi bir toplumsal imtiyaz aracından umudu olmayanlar için, kişisel değerler giyim kuşam markalarına emanetti: "L’Oréal, çünkü ben buna değerim."
“Mücadele”, eğlence konusu haline gelen Marksizmin kokusunun üzerine sindiği bir kelime olarak itibarsızlaşmış, “hak savunuculuğu” ndan öncelikle tüketici hakları anlaşılır olmuştu.
Onlara biçtiğimiz katışıksız ve soyut özgürlüğe layık değildiler sanki. “Komünist boyunduruk altındaki” halklar için duymaya alışkın olduğumuz büyük üzüntü, yerini özgürlüklerini nasıl kullandıklarını kınayan bakışlara bırakıyordu. Mahrumiyet içinde salam ya da kitap almak için kuyruklarda beklerken onları daha çok seviyor, “özgür dünya”ya ait olmanın üstünlüğünün ve mutluluğunun tadını çıkarıyorduk.
Okullarda yıllık düzenlenen akıllı uslu münazarada, ırkçılığa karşı en iyi argümanı savunduklarına inanan öğrencilerimizin mağrur bir şekilde onlara bahşettiği ise: Fransızların artık yapmak istemediği işler için onlara ihtiyacımız var.